Hayatım boyunca kimsenin kötülüğünü istemedim, en azından hatırlamıyorum. Fakat sadece bir insanı yıllarca Allah’a şikâyet ettim, O’na havale ettim. Canı yansın istedim; yaptığı her şeyi yaşasın, canımı nasıl yaktığını canı yanınca anlasın istedim. Tıpkı beni üzdüğü gibi onu da üzsünler, o da anlasın istedim.
Hep bir özür bekledim. Her ağzını açışında, her yanıma yaklaşmasında umutlandım. Sadece “Seni çok kırdım.” demesini bekledim; yeniden başlamam için bu cümle ne kadar kıymetliydi… Ruhuma açtığı yaraları hiç anlayamadı. O benden gideli çok oldu ama ben hâlâ o yaraları sarmak için yıllarıma gün ekliyorum. O, hayatın pembesine boyanmış yeni maceralar yaşarken; ben üstüme bıraktığı yükleri taşıyorum.
Sonra tefekkür ettim; bir gün “Bunlar sebepsiz olamaz.” dedim içimden. Rabbimle dertleştim. Bu yaşanan acılarda “Niye yalnız bıraktın Allah’ım?” diye birazcık sitem ettim. “Neden duyulmadı dualarım?” diye kendi içimde kendime zulmettim.
Meğer öğrendim ki O’nun bir planı varmış. Yaşattıkları, kulunu Kendine hatırlatmak içinmiş. Dünyanın alına moruna, derdine tasasına dalıp unuttuk ya hani… O, sevdiğine dert verip huzuruna çağırırmış. Bunu fark edince ne kadar utandım, ne kadar mahcup oldum. Gece gündüz yalvarsam affeder mi bilmem, vazgeçmeden tövbe etsem kabul eder mi bilmem…
Tefekkürle bakınca dünya ne kadar anlamsız ve boş. İnsan tek başına ama kendini var zannediyor; etrafında bir dünya insan görüyor. Sonra gece olunca, karanlık ve sessizliğin ortasında kendini yalnız sanıyor. Oysa Allah var. Kuluna şah damarından daha yakın olduğunu söyleyen o Kudret var; ama insan fark edemiyor.
Şimdi idrak etmeye, cüzi irademle bakmaya çalışıyorum her şeye. Evet, çok yıprandım, yoruldum, tükendim; ama anladım ki bütün bunlar beni kendime yaklaştırdı. Kendimde bilmediğim potansiyelle tanıştırdı. İçimdeki yakutları, elmasları kaza kaza açığa çıkarttı. Allah, hiçbir şeyi sebepsiz yaratmayan ve yaşatmayandır, Elhamdülillah.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:
“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur; olur ki sevdiğiniz bir şey sizin için kötü olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216. Ayet)
Tam da öyle… Sitem etmemek, şükretmek gerekiyormuş. Acı can yaksa da zamanla acıya dayanıklı olmayı öğreniyorsun. Gözyaşı akınca üzüntüyü tanıyorsun. Her şey bir yana; hayatı anlayıp aldığın nefesin nedenini çözüyorsun. Boşuna gelmedik elbette dünyaya ve boşuna yaşamamalıyız. Başka bir insan için kendinden vazgeçmek ne büyük bir kul hakkıymış… Allah kulundan vazgeçmiyor ki sen-ben kendimizden vazgeçelim? Artık geçmişi idrak edip şu ana bakalım. O, onu; bu, bunu boşuna söylemedi, yapmadı. Yani her şey bir nedenle yaşandı ve bitti.
Helalleş, affet ve devam et…
Şimdi diyeceksin: “Çok canım yandı, nasıl affedeyim?”
Haklısın… İnsanız, bazı haksızlıkları öyle kolay affedemiyoruz. Yara kapanmadıkça, acı dinmedikçe unutulmuyor.
Fakat güzel insan, bil ki affedemediklerin senin üzerinde bir yük olarak kalır. Onları neden taşıyasın ki? Önce kendini affet; sonra affedemediklerini Allah’a emanet et. İçin rahat olsun, çünkü biliyorsun ki O’nun adaleti şaşmaz. Hakkını ve emanetini gözeten ancak O Kudret’tir.
Yüklerini bırak ki güzelliklere yer açılsın. Gereksiz her şey yer kaplarken, yeni olana ve iyi olana hazır olamazsın. İbn Arabî’nin dediği gibi: “Kabın boşalmadan dolmaz.”
O yüzden unutmayalım, yaşadığımız her şey bizi Allah’ın planına hazırlamak içindir. Şimdi kaplarımızı boşaltma vaktidir. Yüklerimizi indirme, bırakma vaktidir.
Allah’ın erdemli kullarından olmak dileğiyle…
Sevgi ve huzurla…


















