Bir zaman olur canımız çok yanar, bir zaman olur gözyaşlarımız dolu dolu akar, bir zaman olur hayat dikenli telleriyle duygularımızı sarar. İşte böyle an ve zamanlarda içten içe isyan etsek de, bunu dışarıya yansıtamayız. Beynimiz bu kadar şımarıklık yeter, diye baskılar duygularımızı. Oysa acı kabul edilmesi için vardır ve onu kabul ettiğimiz zaman bizi azat edecektir.
Varsayalım ki, sevmediğin bir işte çalışıyorsun, ya da iş yerinde yoğun mobing ile karşı karşıyasın, veyahut eşinden ayrıldın ve çok mutsuzun ya da çok sevdiğin birini yitirdin. Bu acıyı görmezden gelmen ne o acının gerçekliğini değiştirir, ne de acını hafifletir. Böylesi acılar yaşadığımızda hep çevremizden şöylesi baskılar ile karşılaşırız: “Bulunduğun yere şükret, bu işi bulamayanlarda var, ya da dişini sık, bu acının üstesinden gelirsin ya da belki bak acını gösterme dostun var, düşmanın var ya da acını gösterme kimselere” denir. Oysa o acı senindir ve bu acıyı kabul etmedikçe de o seni rahat bırakmayacaktır. Ayrıca başkalarının acılarını bilmek, senin derdinin derinliğini de , bu acının sendeki büyüklüğünü de değiştirmeyecektir. Ve muhtemelen de bu acıları hep görmezden gelmen öğretildi ve şükretmen gerektiği söylendi. Yersiz şikayet etmenin anlamsızlığından , nankörlüğün büyüklüğünden bahsedildi.
Şükretmek elbette ki olmalı, olan varlıklarımız için minnet duymak da bir o kadar değerli ancak acını görmemezliğe geldiğinde daha büyük ve daha derin dalga halinde seni etkilemesi içten bile değildir. Oysa her ikisi de kabul edilebilir ve hayat yolculuğuna devam edilebilinir. Bu aslında acınla yüzleşmedir, kendinle dertleşmedir, yüreğini kendine döküp kendine dürüstçe yaklaşmadır. Ve insanın kendine yapabileceği en büyük iyiliklerden biridir aslında, kendine dürüstlük. İnsan isteyince herkesi kandırabilir, fakat kendini ikna etmeye çalışması en acı kandırmacadır. Misal, böyle acılar bizi yokladığında her ikisini de varlığımıza almalıyız. Acımızı yaşadığımızı ve bize ait olduğu gerçeğini kabul etmeli ve “ evet, ben bu acıyı yaşıyorum ve acımı da hissediyorum diyebilmeli, fakat elinizdekilerinde kıymetini de bilmeli ve şükretmeliyiz.
Çevremizdeki insanlarda çok acılar yaşayabilir, ya da dünyada acı çeken insanlarla da karşılaşabiliriz. Kendi acının sesini kapattığında ve sadece şükre yöneldiğinde işte o zaman “Toksik Minnet” ile karşılaşacaksın dahası bunu yaşayacaksın. Kendi gerçekliğine gözlerini kapadığın için sonrasında belki düşüncelerinde ve belki de bedeninde bunun sinyallerini de yaşaman da olasıdır. Baş ağrısı, migren, mide ağrıları, eklem ağrıları ya da bunların türevleri.
Bizlerde bir kodlama vardır. Şükrü bil ki mutlu olasın. Ama burada şükrün yanında acılarını da görmeli, onun varlığıyla da yüzleşmelisin. Acıyı kabul ettiğimiz zaman o bizi bırakacaktır, dahası içimizdeki harı hafifleyecektir. Başkalarının acılarını görmek ve anlamak mümkün oluyorsa neden kendimize ait olan acının gerçeğini ve rengini de görmeyelim ki! evet, belki başta kabul etmek zor olacaktır, canımızı çok acıtacaktır ve hatta belki kanırtacaktır yaramızı. Ama biz onu kabul edinceye kadar da o gitmeyecek, dahası varlığını her an daha da katlanarak kendini göstermeye ve hissettirmeye devam edecektir.
Dertlerimizin varlığını kabul etmek, şükrün güzelliğini yaşamamıza ne engeldir, ne de bizleri minnet duygusundan uzaklaştırır. Her iki duyguyu yaşamak varken , neden bir diğerini görmezden gelelim ki! gerçekler kabul edilmek için vardır, bazıları her ne kadar zor olsa da, canımızı fazlasıyla acıtsa da. Acıyı görmek demek, kendimize zaman tanımadır, o sıkıntıyı aşmak için belki de gerektiğinde kendimizle baş başa kalmadır. Sükûneti içsel dünyamızın yaşamasına vesile olmadır. Dahası kendimizle barışmadır. Dürüstlük insana çok yakışan bir kavramdır, en çok da insanın kendisine. Kendi gerçekliğine dön, onu tüm acı taraflarıyla kabul et ve yüzleş, ayağına takılan çakıl taşlarını ayaklarının önünden uzaklaştır.
Bu bastırılmış duygular kim bilir belki de çocukluğumuza kadar uzanmaktadır. Kimimiz yaşamamıştır ki çocukluğunda koşarken düştüğümüzde ve misal dizimizi kanatıp incittiğimizde büyüklerimizden bu kadarcık acıya ağlanır mı diye söylendiğini işitmişizdir. Oysa gerçekler acı da olsa bizim için vardır. Ve biz onu kabul etmediğimiz sürece de rahatsızlığını yaşatmaya devam edecektir. Şayet bu duygularımızın varlığını gördüğümüzde ve bu acıyı yaşadığımızda nankörlük yapmış olmuyoruz. Aksine hayatın bize yaşattığı acıyı fark ederek ve varlığını bilerek yolumuza devam etmiş oluyoruz aslında. “ Bu acı canımı yakıyor , kabul ediyorum ama yaşantımdaki güzelliklerinde farkında yoluma devam ediyorum demek en güzelidir aslında. Lakin toksik bir minnet, ne bize bir fayda sağlar, ne de acımızın sakinleşmesine sebep sunar. Ne şükrümüzü perdenin ardına saklamalı, ne de yaşadığımız acıları yok saymalı.
Duygularımızı boğmadan, ona yaşama ve nefes alma alanı bırakmalı, hayatın bize getirdiği güzelliklerle de ruhumuzu şifalamalıyız. Acılarımıza sırtımızı dönmek yerine o acıyla barışmalı, hayatın getirdiği iyilik ya da güzelliklerle de şükrü hayatımızda hep yaşatmalıyız. Hayat her zaman güzellikleriyle gelmez. Acılarıyla sınar, sıkıntılarıyla zorlar. Yaşadığımız acıların kırıntılarını süpürmeliyiz. Acının ıstırabıyla yüzleşip yolumuza devam etmeliyiz. Unutmamalıyız ki yaşamda her ikisine yer vardır ve onları kabul ettiğimiz sürece ancak yaşamda mutluluğumuz ile yaşanır.


















