Bir zamanlar yürürdük, toprağın sesini duyarak, rüzgârın yüzümüze değmesini fark ederek. Şimdi koşuyoruz. Ama nereye?
Modern insanın en büyük yanılgısı, hızın değerle eş anlamlı olduğunu sanmasıdır. Oysa hız sadece geçiştir; anlam değildir. Gün içinde onlarca mesaj, yüzlerce düşünce, bitmeyen yapılacaklar listesi… Ve akşam olduğunda içimizde adı konulmamış bir eksiklik.
Belki de sorun üretmemek değil, duramamaktır. Çünkü durmak, yüzleşmektir. Durmak, kendinle karşılaşmaktır.
Dış dünyanın gürültüsünden şikâyet ederiz; oysa asıl yorucu olan içimizdeki sestir. “Yetişmelisin.” “Daha iyi olmalısın.” “Geri kalmamalısın.” Sanki görünmez bir yarıştayız. Kimse resmi olarak başlatmadı, ama herkes nefes nefese.
Alman sosyolog Hartmut Rosa modern dünyayı “hızlanma toplumu” olarak tanımlar. Ona göre mesele zamanın azalması değil; dünyanın bize yabancılaşmasıdır. Hız arttıkça bağ azalır. Bağ azaldıkça anlam zayıflar.
Bugün de en büyük yorgunluğumuz fiziksel değil; varoluşsaldır.
Yavaşlamak tembellik değildir. Yavaşlamak, aceleye karşı sessiz bir direniştir.
Sabah içtiğin kahvenin kokusunu gerçekten almak…
Çocuğun anlattığı hikâyeyi yarıda kesmeden dinlemek…
Gökyüzüne bakıp bir bulutun şeklini seçmek…
Bunlar küçük gibi görünen, ama ruhu onaran anlardır. Henry David Thoreau söylediği gibi, “Hayatımı derinlemesine yaşamak istedim.” Derinlik, hızla aynı yerde durmaz. Derinlik için zaman gerekir. Sessizlik gerekir. Dikkat gerekir. Belki de biz, derinliği kaybettiğimiz için yoruluyoruz.
Gün boyu birçok şeye yetişiyoruz; ama kendimize yetişemiyoruz. İçimizde biriken duygulara, ertelenmiş hayallere, susturulmuş ihtiyaçlara…
Bilinçli farkındalığı “şu ana yargısız dikkat” olarak tanımlayan psikolog Jon Kabat-Zinn gibi… Şu ana dönebilmek, şimdiye yerleşebilmek… Oysa biz çoğu zaman ya geçmişin pişmanlığında ya geleceğin kaygısında yaşıyoruz. Şimdi ise arada kaybolup gidiyor.
Kendi sesini duyamayan insan, başkalarının beklentileriyle şekillenir.
Kendi hızını bilmeyen insan, başkasının temposunda tükenir.
Daha çok şeye sahip oldukça daha değerli olacağımıza inandık. Daha çok eşya, daha çok başarı, daha çok görünürlük… Ama ruh, sahip olmakla değil; olmakla doyar.
Olmak;
Bir anın içinde var olmak,
Bir insanı gerçekten dinlemek,
Kendi iç sesini incitmeden konuşabilmektir.
Belki de bugün kendimize şunu sormalıyız:
“Koştuğum şey gerçekten bana mı ait?”
Çünkü bazen hız, kaçıştır.
Bazen yoğunluk, yüzleşmekten saklanmaktır.
Durduğumuzda bazı gerçekler görünür olur: yetersizliklerimiz, korkularımız, eksiklerimiz… Ama aynı zamanda özümüz de görünür olur.
İnsan özüne yaklaştıkça hafifler. Hayat bir yarış değil; bir yolculuktur. Yolculukta önemli olan hız değil, farkındalıktır.
Bazen en büyük ilerleme, durmaktır.
Bazen en büyük cesaret, yavaşlamaktır.
Bazen en büyük devrim, kendi ritmini bulmaktır.
Belki de gerçek huzur, kimsenin temposuna yetişmeye çalışmadığın yerde başlar.
Kaynakça:
Hartmut Rosa – Social Acceleration: A New Theory of Modernity
Byung-Chul Han – Yorgunluk Toplumu
Henry David Thoreau – Walden
Jon Kabat-Zinn – Wherever You Go, There You Are
Erich Fromm – Sahip Olmak ya da Olmak
















