Gelecek nesiller için endişeli mi olmalıyız? Bu soru zihnimize düştüğünde, bir annenin kalbindeki o ilk heyecan; ilk kıpırtı, ilk tekme ve ilk kalp atışının mucizesi gelir akıllara. Bir ismi seçerken bile aylarca düşünen, o ismin evladını bu dünyada nasıl bir vakit ve edeple temsil edeceğini dert edinen ebeveynler için evlat, sadece bir biyolojik varlık değil, ebedi bir emanettir. Ancak bugün, o masum gözlerle dünyaya bakan yavrularımızın büyüme yolculuğunda hissettiğimiz derin kaygı, sadece kişisel değil, toplumsal bir mesele haline gelmiştir.
Çocuk gelişiminin duayenlerinden Erik Erikson, bir çocuğun dünyaya dair edindiği ilk duygunun “temel güven” olduğunu belirtir. Eğer bir evde sevgi, merhamet ve anlayış hakimse, çocuk dünyayı güvenli bir yer olarak algılar. Ancak merhametin olmadığı, şiddetin ve aşağılamanın hüküm sürdüğü bir yuva, çocuğun ruhunda telafisi güç yaralar açar.
İslami düşüncede çocuk, “emanet” kavramıyla tanımlanır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Çocuklarınıza ikramda bulunun; onlara güzel bir terbiye verin.” (İbn Mâce, Edeb, 3) emri, sadece bir disiplin yöntemini değil, onlara duyulan saygıyı ve gösterilen zarafeti simgeler. Merhametli ve anlayışlı bir evlilikte, eşlerin birbirine olan nezaketi çocuğun ilk ahlak mektebidir. Bir babanın çocuklarının önünde anneye sergilediği her olumsuz davranış, o çocuğun ruhundaki adalet ve şefkat duygusunu zedeler. “Erkek adam küfür eder, erkek adam ev işi yapmaz, erkek adamla başlayıp böyle cümleler kurulan” ya da “Kız gibi yetiştirme bu çocuğu” gibi eril baskılarla büyütülen bir çocuktan, yarının nazik ve merhametli dünyasını inşa etmesini beklemek güçtür.
Ünlü psikolog Alfred Adler, her bireyin temel ihtiyacının “ait olma” ve “önemli hissetme” olduğunu söyler. Bugün çocuklarımızı yarış atı gibi gören, onları sadece notları ve başarılarıyla değerlendiren bir toplumsal sistem, onları yalnızlığa mahkûm etmektedir. Bir çocuk, öğretmenleri tarafından görmezden gelindiğinde veya sınıfta küçük düşürüldüğünde, sadece okuldan değil, hayata dair umudundan da vazgeçer.
“Evladın tahtını yaparsınız ama bahtını yapamazsınız” atasözü, dış dünyanın tehlikelerini ve sistemin etkisini hatırlatır. Bir anne evinde ne kadar güvenli bir kale kursa da, kapıdan dışarı çıkan evlat artık sokağın, sosyal medyanın ve sistemin bir parçasıdır. Burada devreye sosyal devletin ve toplumun ortak sorumluluğu girer. Kadını ve çocuğu sadece kâğıt üzerinde değil; okulda, sokakta ve mahkemede gerçekten koruyan bir yapıya olan ihtiyaç, her zamankinden daha acildir.
Sevgili gençler, gelecek nesillerin endişe kaynağı değil, umudu sizlersiniz. Ünlü psikiyatrist Viktor Frankl, “İnsanın Anlam Arayışında, her şartta bir anlam bulabilmenin gücünden bahseder. Sizler, size sunulan marka kıyafetlerin veya dijital alkışların ötesinde bir değersiniz. Başkalarının size koyduğu “başarılı/başarısız” etiketlerine hapsolmayın. Kendi değerinizi, başkalarının gözünde değil, kendi vicdanınızda ve emeğinizde arayın.
İslam ilahiyatında her can bir “fıtrat” üzerine doğar; temiz, berrak ve potansiyelle dolu… Sizin göreviniz, o fıtratı dış dünyanın kirinden, empatiden yoksun sosyal medya kültüründen ve sadece “güçlü olan haklıdır” diyen sistemden korumaktır. Unutmayın ki, “Hayır” diyebilmek, hakikati itibarın ve makamın önünde tutabilmek en büyük erdemdir.
Sonuç: Hepimiz Sorumluyuz
Sonuç olarak; gelecek nesiller için endişeli olmalıyız, evet. Ama bu endişe bizi karanlığa değil, eyleme sevk etmeli. Bir çocuğun “tembel ya da başarısız” etiketiyle yalnız bırakıldığı, bir öğretmenin korkuyla sınıfa girdiği, adaletin sadece belli kesimlere işlediği bir düzende kimse masum değildir.
İpin ucunu nerede kaçırdığımızı sorgularken, birbirimizi suçlamadan önce birbirimize sahip çıkmayı öğrenmeliyiz. Merhametli bir yuva, adaletli bir sistem ve empatik bir toplum; bir çocuğun eline verebileceğimiz en parlak fenerdir. Biz birbirimizi anlamadıkça, yavrularımızın masumiyetini korumamız mümkün olmayacaktır. Gelecek, bugün ektiğimiz merhamet tohumlarıyla şekillenecektir.
Saygı ve sevgilerimle…




















