Bazı anlar vardır tadına doyamadığınız ya da hiç kimse ile paylaşmak dahi istemediğiniz değil mi? Kabuğunuza çekildiğiniz, bir başka deyişle iç sesinize kulak verdiğiniz en özel hatıranız gözlerinin önünde film şeridi olur. Ne gibi dediğinizi, neler düşlediğinizi hissetme kabiliyetine daha erişememiş olmama üzülmüyor değilim.
Mesela, okumak gibi. Şiir yazmak gibi. Bakış açısının derecesini ayarlamak için bedenine geçici bir duvar örüp ruhunu cenge hazır hale ettirmek kendi elinizde. Bu insanlardan kaçışın en güzeli ve en özeldir. Çıldırmışçasına birbirine sataşıp iğrenç ses gürültüsüne kulak kesilmek yerine uzaktan bakmak en doğru harekettir bazen.
Neden mi? Müdahil olursan sopayı önce sen yersin. Herkes kör, sağır ya da dilsiz oldunuz zanneder. Öldü diyenler bile çıkar fakat ruhunuzda bedeninizin, kabuğunuzda hislerinizin yeniden filizlenişini kimseler görmeden tamamlarsınız. İşte bunun hazzını anlatmaya kelimeler yetmez. Büyük gün geldiğinde Fatih vari bir adamla/ Kösem Sultan gibi bir kadınla karşılaşanlar küçük dilini yutarlar!
Kaplumbağa zırhına kendini kilitleyince dışarıda olanların farkında değildir diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz derim. Bazen uzaklaşmak ve ruhunu dinlemek ister insan. Kimi zaman kendi isteği ile kimi zaman da insan görünümlü öcülerden korktuğundan. Kendimizi kendini bilmezler ordusundan korumak için taburun en arkasından yürümek zorunda kalmanın yükünü önden giden atlılar bilemez. Unutmayın ordunun en arkasındaki askerler her zaman kalleşlere karşı savaşır. Göğüs göğüse çatışmayı sağlamak için birileri kalleşlere siper olmak zorundadır. Düşmanın mert olanını bulamıyorsan en arkada durmak en iyisi. Doğru yolu bulmuşken ters yönden üstünüze gelen iblislere dikkat ediniz. Kitap gözümüze, kılıç ensemize bakar vesselam…
















