Mevsimler değişirken yalnızca doğa değil, içimdeki ritim de yer değiştiriyor. Bunu ilk ne zaman fark ettim bilmiyorum ama artık her geçişte aynı tanıdık dalgalanmayı hissediyorum. Sanki içimde görünmeyen bir pusula var; güneşin açısı değiştikçe o da yönünü kaybediyor, yeniden buluyor. Bir sabah daha enerjik uyanırken, ertesi gün sebepsiz bir ağırlık çökebiliyor içime. Dışarıdan bakıldığında basit bir hava değişimi gibi görünen bu süreç, benim için daha derin bir iç hareket.
Bilimsel açıdan bakıldığında, bu durumun oldukça anlaşılır bir zemini var. Mevsim geçişlerinde gün ışığı süresinin değişmesi, insanın sirkadiyen ritmini doğrudan etkiliyor. Özellikle melatonin ve serotonin düzeylerindeki dalgalanmalar, ruh hâlinin iniş çıkışlarını belirleyen önemli faktörler arasında yer alıyor. Günlerin kısalması ya da uzaması, yalnızca uyku düzenini değil; motivasyon, odaklanma ve hatta sosyal istekliliği bile dönüştürüyor. Bu yüzden bazı insanlar sonbaharda içe kapanırken, bazıları ilkbaharda taşan bir enerji hissediyor.
Ben kendi adıma, özellikle sonbaharın gelişini hep biraz hüzünle karşılıyorum. Yaprakların sararmasıyla birlikte içimde de bir vedalaşma duygusu beliriyor. Yazın hafifliğinden çıkıp daha ağır, daha düşünceli bir ruh hâline geçiyorum. Ama ilginç olan şu ki, bu hüzün beni rahatsız etmiyor. Aksine, bana kendimle kalabileceğim bir alan açıyor. Daha çok düşünüyor, daha çok yazıyor ve iç sesimi daha net duyuyorum.
İlkbahar ise tam tersine, içimde bir uyanış meydana getiriyor. Sanki uzun bir uykudan kalkmış gibi hissediyorum. Daha hareketli, daha umutlu ve daha dışa dönük oluyorum. Bu değişim bazen beni bile şaşırtıyor. Aynı ben, ama farklı bir versiyonum. Bu da bana şunu düşündürüyor: Ruh hâlimiz sandığımız kadar sabit değil; çevremizle sürekli etkileşim hâlinde, akışkan bir yapı taşıyor.
Psikoloji literatüründe bu dalgalanmalar “mevsimsel duygu durum değişiklikleri” olarak tanımlanıyor ve bazı bireylerde daha yoğun yaşanabiliyor. Özellikle “mevsimsel duygudurum bozukluğu” olarak adlandırılan durum, belirli mevsimlerde depresif belirtilerin artmasıyla kendini gösteriyor. Ancak klinik düzeyin dışında kalan daha hafif değişimler de oldukça yaygın. Bu da aslında insanın doğayla olan bağının ne kadar güçlü olduğunu hatırlatıyor.
Ben artık bu geçişlere direnmek yerine onları gözlemlemeyi seçiyorum. İçimdeki değişimi bastırmak yerine anlamaya çalışıyorum. Çünkü fark ettim ki, her mevsim bana başka bir şey öğretiyor: Sonbahar sabrı, kış içe dönüşü, ilkbahar yenilenmeyi, yaz ise yaşamın hafifliğini…
Belki de mesele, ruh hâlimizin değişmesi değil; bu değişimi nasıl karşıladığımız. Eğer doğanın döngüsünü kabullenebilirsem, kendi iç döngülerimle de daha barışık olabiliyorum. Ve o zaman anlıyorum ki, değişmek bir zayıflık değil; aksine, yaşamın en doğal ve en derin gerçeği.


















