Peyami Safa’nın yazım sürecinde olgunluk dönemine rast gelen “Fatih Harbiye” romanı, daha başlangıçta bizlere aydınlık bir dünya vadetmiyor. Zira Neriman’ın Şinasi’den gizlice tramvaya atlayıp Harbiye semtine uğraması, yazarın zihin dünyasını bizlere sunuyor. Her defasında fırsatçılık (!) yaparak Harbiye semtine kaçamak yapan batı özentisi Neriman, en sonunda pes edip zayıf duruma düşüyor. Peyami Safa’nın yazım dünyası hakikaten pek ustaca fakat o dönemlerde her insanın zihnine zerk eden ataerki, pek tabii yazarı da buluyor. Özellikle Neriman’ın Şinasi’nin arkadaşı Ferit’in evine giderek oradan duyduğu Ruslar’ın düşkün durumu duyumuyla batıcılık fikrinden vazgeçmesini, zihinsel devinim açısından oldukça düşündürücü ve zayıf bir dönüşüm olarak gördüğümü söylemem yanlış olmaz. Düşündürücü; zira bir laftan dolayı, temelinde zayıf da olsa, fikrinden vazgeçmesi oldukça ironik. Aslında yazarın toplumu tahlil edişi yerinde fakat sürekli olarak Neriman karakterinin nefsine yenik düşüp bir balo uğruna aileyi birbirine katması, koruyucu/korkutucu -köle/efendi- diyalektiğine hizmet ediyor olmalı. Zira Şinasi sürekli olarak Neriman’ın babası Faiz Bey’in gözünde makbul bir damat -evlat demek belki de daha doğru- profili çizmesine karşın, Neriman sürekli paragöz -babasının kıt kanaat geçinip borca girdiği hâlde balo kıyafeti için babasından para istemesi gibi- bir profil çiziyor. Hatta Neriman, sırf babasına yaranmak uğruna mutfaktan anlamadığı hâlde geçici bir süreliğine hizmetçi Gülter’e yardım bahanesiyle mutfaktan çıkmıyor. Üstelik babası bu durumu sonradan öğreniyor ve benim şaşırdığım bir hâlde bu sahtekârca durumu takdir ediyor. Aslında yazarın ideal erkek profili dışında kalan erkek karakterin olması da beni şaşırttı. Zira erkeklerin hep ideal olarak göründüğü bir çevrede makbul olmayan tek bir erkek vardı; o da “Macit” karakteri. Macit, başlarda Neriman’a yaranmak için sahte beyefendilik pozları keserken, Neriman’ın balodan vazgeçmesi -kararsız olması daha doğru bir ifade olacaktır- karşısında nötr kalıyor ve Neriman’ın tramvaydan inmesiyle birlikte hikâyeleri son buluyor.
Şinasi ve Fahriye karakterine değinmek isterim. Şinasi, olabildiğince esnek tepkiler vermesine karşın içinde birikmiş bir erk kudreti var. Zira Neriman onu her gördüğünde, bu mahzun duruşu karşısında hep kendini suçlu hissederek, yeri geldiğinde ise umursamayarak ilişkilerini devam ettiriyor. Ancak aklıma takılan bir durum ise Fahriye karakterinin Şinasi’ye karşı beslediği duygular. İçten içe bir hayranlık duyan Fahriye, Neriman Şinasi’nin yanına olunca kendini geri çekiyor. Yazar burayı pek fazla derinleştirmeden tek bir sayfada bu durumu veriyor. Şinasi karakteri her defasında Neriman’ın geçici bir hevese katıldığını, fakat kendisinin en derunî duygularla hayata bağlandığını Neriman’ın yüzüne vuruyor. Şinasi’nin sürekli olarak -yeri geldiğinde haklı olarak- kendini Macit karakteri ile kıyaslama yapması romanda birazcık da olsa yer ediyor. Fakat burada Şinasi’nin aşkı konusunda hakkını yememek lazım. Çünkü Neriman’ın romanın başında arkadaşı Fahriye’ye gitme yalanıyla Macit’in yanına -Harbiye’ye- gitmesi ve Şinasi’nin gizlice takip etmesine karşın suskun kalması, eve geç vakitte dönünce ertesi gün Faiz Bey’in bir de Şinasi’ye Neriman’ın dün gece nerede olduğunu sormasına karşın, onu arabasıyla bıraktığı yalanını söyleyip Neriman’ı kurtarması, onun aşkına ne derin bağlarla sarıldığının göstergesidir.
Faiz Bey ve Gülter romanda yardımcı unsurlar olmasına karşın olay örgüsünün çözüm bölümünde büyük rol oynar niteliktedir. Zira Gülter’in Neriman’a sürekli olarak bir şeyler anlatması ve Neriman’ın bu hikâyeleri dinlemeden uyuyamaması, Gülter karakterini yardımcı karakter olmaktan çıkarıp ana karakter unsuruna taşıyor. Faiz Bey ile Neriman’ın aile içi sohbetlerinde sürekli olarak Batı-Doğu sentezini tartışmaları ise yazarın bu romanı diğer romanlardan ayıran en değerli unsurlardan birisi oluyor. Hakikatte bir arayış içinde olan Neriman, başlarda babasıyla bu derin tartışmaları yürütmekten hoşnutluk duysa da sonlara doğru, özellikle Rus bahsinden sonra, kendini ağır bir şekilde suçluyor. Faiz Bey, romanın sonlarına doğru kızının nöbet geçirdiği sara hastalığından ötürü birdenbire Neriman’ı Şinasi ile evlendirme kararını veriyor. Fakat bu durumdan en son Neriman’ın haberinin olması, belli bir bilince sahip bir roman okurunun sinir katsayılarını arttırabilir. Başlangıçta makbul olmayan ve hatta toplum tarafından -Fatih semtinde mahalleli tarafından- hor görülen ve bir defasında Maksim eğlence kulübünde eğlenceye katılıp gece yarısı Macit’in arabasıyla mahalleye dönen Neriman, son bahisleri duyunca makbul zemine oturmak adına bu doğulu kimliği kabullenip güvenli alanı olan baba ocağının normatif kurallarına -Fatih semtine- geri dönüyor ve böylelikle makbul bir zemine oturuyor.
Şimdi ise romanda pek beğendiğim metaforik imgelere dönmek istiyorum. Özellikle Neriman’ın Faiz Bey’le olan diyaloğundaki “Kedi-Köpek” benzetmesine bir bakalım.
“Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri niçin sevdiğini anladı. Hıristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandır: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lâpacı, tembel ve hayalperest mahlûk, çalışmayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar; birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.”¹
Burada günümüzde dahi tartışması bitmek bilmeyen bir meseleye ustalıkla değinen yazar, eserin ana omurgasını oluşturan sorunsalı bir çırpıda söyleyivermiş ve okuru büyük düşüncelere sevk etmiştir. Bu konudaki şahsi düşüncelerime yazının sonunda değineceğim.
Yine Neriman’ın Darülelhan’ın Alaturka kısmında ud çalmasına karşın Harbiye semtine gide gele bu aletten kaba diye bahsederek okulunun Alafranga kısmına geçmek istemesi, bu derin fikirsel çatışmayı körükler.
Şimdiyse bu Batı-Doğu sentezine kendi görüşlerimi ekleyerek eser inceleme yazıma son vermek istiyorum.
Doğu-Batı tartışması yüzyıllar boyunca bizim coğrafyamızı meşgul etmiştir. Zira bu tartışmanın kökenini 1789 Fransız İhtilali’nden tutun Sanayi Devrimi’ne, Tanzimat Fermanı’na ve Cumhuriyet Devrimi’ne kadar uzandığını görürüz. Burada maksat ve önemli olan husus şudur: Batı’nın ilerlemesine ve bireyselleşmesi arzusuna biz, coğrafya olarak, hiçbir vakit tam manasıyla ulaşamayız. Fakat yeni gelen jenerasyonun her kesimi -ben de o kuşağa dâhilim- ayırt etmeksizin hoşgörülü bir şekilde dinleyip etiketlemediğini gözlemliyorum. Zira ülkemiz gitgide bireysel yaşamların arttığı bir evreye doğru yol alırken nüfusun azalması ve hayat şartlarının ağırlaşması da toplumun bireyselleştiği algısını güçlendirir niteliktedir. Doğu toplumuna dönecek olursak bu konuda birçok düşünür, gitgide Batı toplumunun yapılan soykırımlara sessiz kaldığını öne sürerek gitgide çöktüğü ve Doğu medeniyetinin yükseldiği tezini savunmaktadır. Bana sorarsanız benim fikrim, her iki medeniyetin de alınması faydalı birçok unsurunun bulunduğu fikridir. Fakat şu da bir gerçektir ki ben seküler bir yaşam tarzı olarak Batı fikrine daha yakınım; zira oluşturulması planlanan birçok ahlaki norm, din temsiliyetinin aşınması sonucu yoğun bir tahribata uğramıştır. Ve yapılan birçok araştırmaya göre Türk toplumu ve yeni nesil ise gitgide seküler bir yaşam tarzını kabullenmiştir.
Son söz: Bizler iki arada bir derede kalan, kent(leşemeyen)leşen, bireyselleşmeye çalışan taşra yerlileriyiz. Ve Neriman’ın da romanda dediği gibi:
“Allah aşkına bak!” dedi, “yol üstünde mezarlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezarlık… Mezarlar arasında yaşıyoruz.”²
“Mezarlar arasında yaşıyoruz…”
KAYNAKÇA:
1) Peyami Safa – Fatih Harbiye, Ötüken Yayınları (Sayfa 47)
2) Peyami Safa – Fatih Harbiye, Ötüken Yayınları (Sayfa 31)
















