Hayat insanı sürekli bir yerlere sürüklüyor. Şehir değiştiriyoruz, insanlar değişiyor, işler değişiyor. Ama garip bir şey var: Dışarıda ne kadar hareket olursa olsun, içeride bir yer hep yerinde sayıyor gibi.
Bunu ilk kez çok net bir şekilde, yaşlı bir adamla konuşurken hissetmiştim. Bir bankta oturuyordu, yanında küçük bir poşet vardı. Konu nereden açıldı, hatırlamıyorum ama “Hayat ne tuhaf,” demişti, “insan her şeyi yapıyor ama kendine yetişemiyor.” O an çok da üstünde durmamıştım aslında. Hani böyle büyük cümleler vardır, dinlersin ama tam oturmaz ya, öyleydi. Sonra zaman geçtikçe o cümle geri geri gelip durdu.
Şimdi her şey çok hızlı. Telefonu açıyorsun, bilgi var. Video var, haber var, tartışma var. Ama yine de insanın içi neden bu kadar dolu ama bir o kadar boş, bunu anlamak kolay değil.
Belki de gerçekten mesele bilgi değil. Belki de başka bir şey eksik, adı tam konulamayan bir şey.
Bir gün otobüste yaşlı bir kadının poşetlerini taşıyan bir genç görmüştüm. Çok büyük bir olay değildi aslında. Kimse alkışlamadı, kimse bakıp “Ne güzel hareket.” demedi. Ama o küçük an garip bir şekilde aklımda kaldı. Kadının teşekkür edişi, gencin biraz utanır gibi gülümsemesi normalde unutulur gider ama unutulmadı.
Sonradan düşündüm: İnsan bazen en çok böyle küçük şeylerde kendini hatırlıyor.
Hakikati sadece öğrenilen bir şey sanıyoruz çoğu zaman. Kitap okuyoruz, dinliyoruz, izliyoruz ama sonra günlük hayata dönüyoruz ve sanki hepsi bir rafta kalıyor. Eğer davranışa dönüşmüyorsa, içimizde bir yere temas etmiyorsa, eksik kalıyor gibi.
Bunu hastane koridorunda daha iyi anlıyor insan. Gece yarısı bekleyen bir baba ya da elinde reçeteyle ne yapacağını bilemeyen biri… O anlarda teoriler pek işe yaramıyor. İnsan daha sade bir şeye dönüyor: sabır, anlayış, sessizce yanında durmak gibi.
Zaten hayatın çoğu böyle anlardan ibaret aslında. Büyük sözlerden değil, küçük dayanıklılıklardan.
Bir de sürekli meşgul olma hâli var. Bunu çok fark etmiyoruz. Sürekli bir şeyler izliyoruz, dinliyoruz, yazıyoruz. Ama durduğumuz anlarda garip bir boşluk hissi geliyor. Sanki durmak yanlış bir şeymiş gibi.
Belki de asıl eksiklik orada: Durmayı unutmak.
İnsan başkalarını çok kolay görüyor. Hatalarını, eksiklerini… Ama kendine bakmak aynı kolaylıkta olmuyor. Hatta çoğu zaman kaçıyoruz bundan, fark etmeden.
Yıllar geçtikçe insan şunu daha çok düşünüyor: Kimin ne dediği, kimin ne kazandığı çok da kalıcı değil. Daha çok akılda kalan şeyler başka. Birinin zor zamanda yanında olması, hiç beklemediğin bir anda edilen bir yardım ya da sadece dinlenildiğini hissetmek.
Belki de mesele insanları düzeltmek değil, onları anlamaya çalışmak. Çünkü çoğu insan zaten anlaşılmadığı için yoruluyor. Bunu yüksek sesle söylemiyor ama hissediyorsun.
Bazen çok basit bir şey yeter aslında: dinlemek. Hemen cevap vermeden, çözüm üretmeden, sadece dinlemek.
Kendimize de biraz böyle davranmak gerekiyor belki. Sert olmadan. Hata bulmaya çalışmadan.
Günün bir yerinde, kısa bir an bile olsa, durup şunu sormak belki yeterli:
“Bugün birinin yükünü biraz olsun hafifletebildim mi?”
Cevap her zaman “evet” olmayacak. Zaten mesele o değil. Mesele, o soruyu gerçekten sorabilmek.
Belki de insanın en uzun yolculuğu dışarıya değil, içeriye doğru olandır. Ve çoğu zaman bu yolculuk büyük adımlarla değil, küçük fark edişlerle ilerler.

















