Artık korkmuyorum. Neyden mi? Hiçbir şeyden. O ezik, başı yere düşmüş küçük oğlan mı? Yok artık! Evet, karşınızda akıllı ve başı dimdik duran oğlan var! Hayatıma bakıyorum da kocaman bir örümcek burgacı. Geçen kitapçıda gezinirken rafta öyle bir kitap gördüm; kitap güzel bir şeye benziyor ama bunca hengâme fırsat verir mi, bilmem? Ne çok soru işareti var bu cümlelerde! Al bak, yine soru işareti! En iyisi düşünmemek. Düşündükçe kafayı yersin. Hep sorar bana zihnin yersiz belirtilerinden fırlayan soru işaretleri.
Araya boşluk kalsın diye bir sayfa bıraktım. Kendimi dramatik dilin açmazında çetin sancılar çekerken buldum da kimse kurtarmıyormuş. Kurtarmak? Sahi, kurtarmak ya da kurtulmak için bir sihirli ele gerek var mı? “Ne gerek vardı bunca tantanaya?” diyor odamın saat tıkırtısı. Hem artık eski olan birçok şeyi kenara bırakıp atmadın mı? O kadar çanta dolusu biriktirdiğin dergiyi annen ayakkabı dolabına sermedi mi? Onları kurtarmak için ne emek verdin de elinden kayıp gitti her biri…
Emek? Bu da koca bir soru işareti. Anneler mesela, bunca emeğe rağmen neden karar verici mevkiinin dışına itilir?
Sonunda evin dışına çıktım. Biraz nefes almak herkesin hakkı. Hak dedim? Ne kadar da ucuz bir kavram böyle. Yok yok, ucuz değildir bence. Yani en azından öyle düşünsem fena mı olur?
Eskisi kadar iyi yazamıyorum. Evet, bu doğru. Eskisi kadar iyi yazamıyorum, çok yazık. Şimdi her şey daha kötü mü olacak? Anayasal hakların kötü olmasıyla bir bağı var mı? Ben bundan böyle sadece okuyacağım. Buna inandın mı? Sokakta büyük bakışlarla benim ahlakımı kantarda ölçen hacı amca?
Peki ya annem ne düşünür bu konu hakkında? Anneannem vefat edince çok üzülmüştü; neden mi? Leş kargası gibi başında dikilen ataerkil düzen yüzünden. Evde haklarının ne olduğunu yazarken bile devamını getiremedim. Bu haklar da tıpkı civarlardaki birçok şey gibi. Bunlardan biri Rojin ismi. Kendisi 22 yaşındayken bilmem kimin necisi bir kargaya yem olur… Bu canavar ki hem uçar hem kaçar. Ayrıca o kanlı elleri tarafından boğazını kocaman açmış ataerkil fillere kurban edilir Rojin. Bilmem ki ucu bana dokunana dek susunca o suç önlenebiliyor mu? Bilemeyiz. Bunca cinayetin suçlularının akıbetini bilmediğimiz gibi.
Evet, biz birçok şeyi bilememek üzerine kurulu birer makineyiz. Makine olarak bugün bir kahve dükkânında bayram kutluyorum. Evet, Ramazan Bayramı’nı dışarıda geçirmeye karar verdim. Anneme sıkı sıkıya sarıldım. İçimden söz verdim ona sarılırken; emeğini hep hatırlayacağım diye.
Mekânda bayramı kutlamak için içeri girince herhangi bir masaya oturdum. Masanın yan tarafında oturan hanımefendi bir şeyler karalıyordu.
Cesaretimi toparladım ve hemen konuya girdim. Biz erkeklerin sesi çok fazla çıkıyor, biraz da kadınlar konuşsun. Ona “kadın” kelimesinin ne anlam ifade ettiğini sordum. Koca harflerle, gözleri dolmadan güçlü ifadelerle “EMEK” dedi. Mesela günlük hayatta asla parasının yetmediği parfümlerin üretildiği, kan kokan fabrikada insanüstü koşullarda çalışıp gaz zehirlenmesi sonucu, üstelik burnunu yerinden söküp atacak kadar korkunç bir kokuyla hayalleri ve ruhu kapkara bir dumana dönüşen bir umut… Sahi, bu kadınlar için emek neydi? Ölümle eşdeğer bir ifade mi?
Çalıştığı iş yerinde defalarca kez mobbinge maruz kalan, beyaz yaka masalıyla tacize uğrayıp köle düzenine itilen binlerce veya milyonlarca kadın için emek neydi? Hani meşhur bir tabir var ya, Cengiz Aytmatov tarafından kullanılan ve aynı zamanda Selvi Boylum Al Yazmalım isimli kült filmde replik olarak kullanılan:
“Sevgi emekti.”
Dillere pelesenk olan bu cümle, günümüzde altı doldurulmadan çok hızlı tüketiliyor. Peki ya bizler için şöyle bir soru yöneltsem nasıl olur? Sahi,
“KADIN” neydi?
Aklıma ilk gelen şey renklerin dili ve imgeler oldu.
Kadınlarımızı başımızın üstünde ya da el üstünde taşıyoruz ya (!); kastedilen şey bir tabut değil. Ancak bu artık bize bağıran ataerkilin alttan alta pompaladığı korku pornografisi. Kadınların bedeninin birer metaya dönüştürüldüğü düzendir. Bu düzen, herkesin aşina olduğu gibi kapital… Siz anladınız ya, gerisinin önemi yok.
Hanımefendi birkaç bir şey karaladıktan sonra kalktı. O karalamalarda neyi gördüm, biliyor musunuz? Bahsettiği sihirli gücü, yani emeği gördüm. Aynalara bakmaktan korkmayan İlkin’i, duvarda boyalara hükmedip grafiti çalışması yapan Beril’i; korkmadan çocuklarla şarkı söyleyen Şehit Aybüke Öğretmen’i; öğrencisinin çektiği bıçağa karşı koyup enstrümanını korkusuzca çalan Fatmanur Öğretmen’i… Ve neyi gördüm, biliyor musunuz? Mor balonlarla bize doğru koşan ve ölümden korkmayıp adeta gençleşen anneannemi.
“Kadının ruhu emektir.”
Başta çocuklar olmak üzere tüm ülkemizin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlarım.


















