Bugün durduk yere içime bir ağırlık çöktü. Hani bazen ortada hiçbir belirgin sebep yokken göğsünün tam ortasında beliren o tarif edemediğin his olur ya, tam olarak öyle.
Eskiden olsa hemen kendimi oyalayacak bir şeyler arardım. Televizyonu açar, telefon ekranında kaybolur ya da sırf düşünmeyeyim diye kendime bir sürü yapılacak iş çıkarırdım. Duygularımı bir an önce “tamir etmem” gerekiyormuş gibi hissederdim çünkü. Sanki modumun düşmesi bir hataymış, hüzünlenmek ya da sebepsizce kaygılanmak hemen çözülmesi gereken bir arızaymış gibi.
Bugün öyle yapmadım. Sadece oturdum. Kahvemi tazeledim, camın kenarına geçtim ve o hissin orada durmasına izin verdim.
Gerçekten duyguları yaşamak tam olarak bu galiba. Onları hemen mantık süzgecinden geçirip, “Neden böyle hissediyorum ki şimdi?” diye analiz etmeye çalışmadan, sadece hissetmek. İçimdeki o sıkıntının varlığını kabul etmek. Tıpkı yağmurlu bir günde şemsiye açıp koşmak yerine, bir saçak altına geçip yağmurun dinmesini beklemek gibi…
Garip bir şekilde, o hisle savaşmayı bırakıp onunla aynı odada oturmaya başladığımda ağırlığı hafiflemeye başladı. Meğer duygular sadece dinlenmek istiyormuş. “Seni duyuyorum, buradasın ve sorun değil.” dediğinde görevini tamamlayıp yavaşça çekip gidiyorlar.
İnsanın kendi içindeki havaya izin vermesi ne büyük lüksmüş. Bugün kendime bir iyilik yaptım: Sadece hissedebildiğim kadar insan kaldım.
Günün ilerleyen saatlerinde fark ettim ki aslında kaçmaya çalıştığımız şey duygunun kendisi değilmiş; onun bizde yaratacağı belirsizlikmiş. Bir anlığına kontrolü kaybetme korkusu. Bir kere üzülmeye başlarsak sanki o dipten hiç çıkamayacakmışız ya da öfkemize teslim olursak her şeyi yakıp yıkacakmışız gibi geliyor. Oysa duygular devasa dalgalar gibi; geldiklerinde bizi yutacak sanıyoruz ama kıyıya vurduklarında sadece köpük kalıyor geride.
Bugün o dalganın beni yutmasına izin verdim biraz. Kendi kendime, “Şu an mutlu olmak zorunda değilsin.” dedim. Bu cümlenin içimde açtığı alanı tarif etmem zor. Sürekli iyi, güçlü, neşeli ya da verimli olmaya çalışmak ne kadar yorucu bir mesaiymiş meğer. Kendi kendimin gardiyanı olmaktan vazgeçince omzumdaki o görünmez yükün hafiflediğini hissettim.
İşin garibi, duygunun içinden kaçmak yerine tam ortasından geçmeyi seçtiğinde sana bir hediye bırakıp gidiyor. Bugün o hüznün altında bir süredir ihmal ettiğim kendimi buldum. Nelerin beni gerçekten yorduğunu, nelere “tamam” deyip aslında içten içe “hayır” demek istediğimi gördüm. Duygular birer arıza değilmiş; meğer ruhun bizimle konuşma şekliymiş.
Hava kararmaya başlarken pencereden dışarı baktım. Şehir her zamanki telaşıyla akıp gidiyordu. Ama benim içimde başkaydı durum. O buruk his tamamen geçmemişti belki ama artık canımı da yakmıyordu. İçimde onunla yan yana durabilmenin huzuru vardı.
Bugün anladım ki mutlu olmak kadar hüzünlenmek de, coşkulu olmak kadar kabuğuna çekilmek de hakkım. İnsan olmak; tek bir mevsime sıkışmak değil, içimizdeki tüm kışları, baharları sırasıyla kucaklayabilmekmiş.
Bugün kendimi tam da olduğum gibi bıraktım. Ve ilk defa, kendimle aynı odada kalmaktan hiç rahatsız olmadım. Yaş aldıkça, senelerin su gibi akıp gittiğini fark ettikçe sanki yaşanması gereken her şeyi tam olarak yaşamak gerektiğini öğreniyor insan. Yaşayın hüznü de, sevinci de, öfkeyi de, durgunluğu da; ne gerekiyorsa o anda onu yaşayın. Hayat, her duyguyla yaşanması gereken bir yol hikâyesi.
Ve her zaman yaptığım gibi;
Sizi, kalbinize ve ruhunuza teslim ediyorum…
İçinizdeki çocukla olan sohbetiniz hiç bitmesin…
Hayatınızın en güzel bölümü çocukluğunuz, en masum yanınız çocukluğunuz; onu sakın ihmal etmeyin…
En güzele emanetsiniz…
Sevgi ve saygıyla…

















