Bazen bir şehri tanımak için sokaklarını gezmek yetmez; acısını hissetmek gerekir. Malatya’yı ilk gördüğümde karşıma çıkan manzara, sadece yıkılmış binalardan ibaret değildi. O enkazların arasında yarım kalmış hayatlar, suskun hatıralar ve yeniden yeşermeyi bekleyen umutlar vardı.
Göreve başladığım bu şehir, büyük bir felaketin ardından ayağa kalkmaya çalışan koca bir yürekti. Bir yanda yükselen inşaatlar, diğer yanda hayatın normal akışına dönmesi için var gücüyle çalışan insanlar… Esnaf dükkânını yeniden açıyor, memur görevine devam ediyor, öğrenci okuluna gidiyor, anne evladına umut olmaya çalışıyordu. Herkes aynı hedef için mücadele ediyordu: Malatya’yı yeniden ayağa kaldırmak.
O gün anladım ki, doğa olayları insanların iradesi dışında gelişebilir. Depremler kaderin bir gerçeğidir. Ancak bir şehrin yeniden ayağa kalkması kader değildir; emektir, sabırdır, birliktir ve dayanışmadır. Çünkü yıkılan yalnızca binalar değildir. Asıl mesele, yıkılan umutları yeniden inşa edebilmektir.
Malatya’nın sokaklarında gezerken her gün yeni bir ders aldım. Vinçlerin sesi bana umudu, çalışan insanların alın teri bana mücadeleyi, çocukların gülüşü ise geleceği hatırlattı. Bu şehir bana, insanın en zor şartlarda bile yeniden başlayabilecek kadar güçlü olduğunu gösterdi.
Ben bu şehre sadece görev yapmak için gelmedim. Aynı zamanda yeniden doğan bir şehrin hikâyesine tanıklık etmeye geldim. Bugün burada attığım her adımda, insanların birbirine nasıl omuz verdiğini, acıyı nasıl paylaştığını ve umudu nasıl büyüttüğünü görüyorum.
Yıllar sonra Malatya’dan ayrıldığımda aklımda yalnızca depremin izleri kalmayacak. Bu şehrin insanlarının dimdik duruşu, vazgeçmeyen mücadelesi ve küllerinden yeniden doğmayı başaran iradesi hafızama kazınacak.
Çünkü şehirleri ayakta tutan betonarme binalar değil; o şehir için umut eden, çalışan ve vazgeçmeyen insanlardır.
Ve ben, Malatya’ya ilk baktığım gün gördüğüm yıkıntıların arasından yükselen en büyük değerin, insanın yeniden ayağa kalkma gücü olduğunu hiç unutmayacağım.
















