Kültür, belirli bir insanın veya toplumun fikirleri, gelenekleri ve sosyal davranışlarıdır. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne göre, “Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde oluşturulan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları oluşturmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin” olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla kültür, bir toplumu tüm yönleriyle anlayabilmemiz ve inceleyebilmemiz açısından önemli bir parametredir.
Kültür ifadesiyle bağlantılı olarak orta çıkmış ‘’kültürler arası yaklaşım’’ kavramı ise farklı toplumların ve kültürel unsurların birbirini önyargısız şekilde tanıma süreci olarak ifade edilmektedir. Bu yönüyle kültürler arası yaklaşım, tekdüze bir kültürel yapı oluşturmak yerine tüm kültürlerin kendi öz değerlerini muhafaza ederek verimli bir etkileşim prosesine girmesini öncelemektedir. Burada, bir kültürün diğerini yok etme anlayışı değil, bilakis tanıma çabası ve zihniyeti hakimdir. Bu itibarla, bu tanıma süreci sonrasında çoğulcu ve demokratik bir ortam oluşturmak amaçlanmaktadır. Kültürlerin birbirini tanıma anlayışı bakımından tarih, coğrafya, sanat, din, dil, iklim ve etnisite gibi unsurlar önemli bir yer tutmaktadır. Kültürler, bu unsurlar vasıtasıyla birbirleriyle temas etmekte ve bu unsurlar ekseninde doğmuş çeşitli psikolojik ve zihinsel engel ve önyargıları daha yakından anlama ve teşhis etme fırsatı yakalayabilmektedir.
Kültürler arası yaklaşım kavramı temelinde çalışma yapmış en önemli düşünürler olarak Geert Hofstede, Edward T. Hall ve Stella Ting-Toomey ifade edilmektedir. Hofstede, kültürler arası yaklaşım kuramının öncülerinden biri olarak kabul edilmektedir. Hofstede kültürü; güç uzaklığı, bireysellik-kolektivizm, erkeklik-dişilik, belirsizlikten kaçınma ve kısa ve uzun vadeye dönüklük olmak üzere beş boyut üzerinden ele almıştır. Edward T. Hall ise kültürler arası etkileşimi daha çok ‘’dil’’ açısından ele almış ve bilhassa farklı kültürler arası sözsüz iletişim üzerine araştırmalar yapmıştır. Son olarak Stella Ting-Toomey, Yüz Müzakere Teorisi ile farklı kültürden bireylerin iletişim kurarken ve savunmaya geçerken yüzlerinde oluşturdukları ifadeler üzerinden bir kültürler arası perspektif geliştirmiştir.
Günümüzde dünya ve uluslararası sistem, her zamankinden daha kaotik ve problemli bir görünümdedir. Kültürler arasında gittikçe artan tahammülsüzlük, önyargılar, baskılama, küçümseme ve yok etme gibi realiteler, uluslararası sistemde birtakım çatışmaları körüklemekte ve devletleri de bu şiddet sarmalının başat oyuncuları haline getirmektedir. İşte bu noktada, kültürler arası yaklaşım kavramı, küresel barışın nasıl tesis edileceğine dair formüller ve reçeteler barındırmaktadır. Farklı olana düşman değil de bir zenginlik ve motif olarak bakmayı önceleyen ve kültürler arası uyumu ve iş birliğini salık veren bu yaklaşım; kültürler arası çerçevede başlayacak ve devletleri de bir barış sistemine kanalize edecek parametreler içermektedir. Kültürler arası yaklaşım kuramı; toplumların, kültürlerin ve nitekim devletlerin birbirleriyle nasıl diyalog kurabileceklerine dair çerçeveler sıralamaktadır. Bunlar; din, dil, etnisite, coğrafya, sanat, edebiyat, müzik vs. gibi unsurlardır. Zikredilen unsurlar, kültürler ve devletler arası etkileşim temelinde nitelikli enstrümanlardır.
Kültürler arası yaklaşım; farklı olanı, yok edilecek bir öteki değil; tanınması ve hoşgörüyle yaklaşılması gereken bir taraf olarak telakki etmektedir. Dolayısıyla bu yaklaşım, bütünleşmeyi ve birlikte yaşama çabası içerisine girmeyi esas almaktadır. Bugünkü savaşların, çatışmaların ve bitmek bilmeyen küresel karmaşanın kökeninde empatiden yoksunluğun ve farklı olanı yok etme anlayışının izleri mevcuttur. Devletler ve toplumlar, farklı olana geniş perspektiften bakmayı bıraktıkları ve uzlaşı kültürünü terk ettikleri için sert güç unsurlarıyla gerçekleştirdikleri savaşların ağır insani, vicdani ve toplumsal faturalarıyla karşılaşmaktadır.
Bazı devletlerin sahip olduğu ve uzunca bir geçmişe dayanan ‘’sömürgecilik’’ mantalitesi ve bu anlayış sonrası şekillenen uluslararası haritalar, zikrettiğimiz kültürler arası yaklaşım kuramının onarmaya çalıştığı tarihi bir gerçekliktir. Bilhassa, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Birleşmiş Milletler (BM) benzeri küresel kurumsallaşma, her geçen gün kültürler arası yaklaşım kuramının ilkelerine fikirsel düzlemde bağlılığını daha da teyit etmektedir. Buna paralel olarak, bu ilkelerin uluslararası sistemde realize edilmesinin zorluğu da fazlasıyla ortadadır. Fakat her geçen gün, daha fazla kişi ve kurum, ‘’dekolonizasyon’’ söylemleriyle ortaya çıkmakta ve küreselleşme olgusu dahilinde kültürler ve toplumlar birbiriyle daha fazla etkileşime geçmektedirler. Hala eskinin kalıplarına sıkışmış olan ve hantal kalan küresel kurumsallaşmanın aksine gittikçe artan kültürler arası etkileşim trendi, kültürler arası yaklaşım kuramının ilkelerini her geçen gün daha görünür ve haklı kılmasının yanı sıra, küresel barışın anahtarı olmayı da sürdürmektedir.

















