Bu bir kampanya yazısı değil, bu sürekli değer kaybeden insan hayatının dünya kervanındaki coğrafik konumu…
Bu yazıyı okumaya başladıysanız zihninizin Kıbrıs gemi faciası çağrışımını doğru kabul edebilirsiniz. Deniz üstündeki her vasıtanın kaza yapma ve batma tehlikesi mevcuttur. Beş yüz kapasiteli bir gemide dört yüz can yeleği bulundurulursa, bu bir can yeleğinin insan sağlığından daha pahalı olduğu anlamına gelir. Yani insan canı, can yeleğinden daha ucuz.
Asıl mesele de tam burada başlıyor.
Çünkü mesele yalnızca dört yüz can yeleği değildir. Mesele, o dört yüz yeleğin yetmeyeceğini bile bile beş yüz insanı aynı gemiye bindirebilmektir.
Bir gemi düşünün…
İçinde çocuklar var, yaşlılar var, anneler var, babalar var. Her biri karaya çıkacağına, sevdiklerine kavuşacağına inanıyor. Kimse cebindeki biletin aslında bir risk belgesi olduğunu düşünmüyor. Çünkü insan, hayatını emanet ettiği yerde önce güvenmek ister.
Ama güvenin olmadığı yerde geriye yalnızca ihtimaller kalır.
Gemi batarsa ne olur?
O zaman herkes aynı soruyu sorar:
“Daha önce neden önlem alınmadı?”
İşte insan hayatının en büyük trajedisi de budur. Felaket gelmeden önce alınması gereken önlemler, felaket geldikten sonra sorulan sorulara dönüşür.
Bir can yeleğinin eksikliği, yalnızca bir malzeme eksikliği değildir. O eksiklik; bir kararın, bir denetimin, bir ihmalkârlığın ya da insan hayatına biçilen değerin sonucudur.
Çünkü insan hayatı rakamlara sığmaz.
Bir kişinin hayatını “maliyet” olarak hesaplamaya başladığınız anda, aslında kaybettiğiniz şey yalnızca o insan değildir. İnsan hayatının dokunulmazlığına olan inancınızı da kaybedersiniz.
Bugün can yeleği eksiktir. Yarın başka bir yerde yangın merdiveni eksiktir. Bir başka yerde acil çıkış kapısı kilitlidir. Bir başka yerde kapasitesinin üzerinde insan taşınır. Ve her seferinde aynı cümleyi duyarız:
“Kimse böyle bir şey olacağını tahmin edemezdi.”
Oysa mesele tahmin etmek değildir.
Mesele, ihtimali bilmek ve buna rağmen önlem almaktır.
Çünkü güvenlik, felaketin olmayacağına inanmak değildir. Felaket ihtimalinin varlığını kabul edip, insan hayatını o ihtimale karşı korumaktır.
Bir geminin batması kader olabilir mi?
Belki.
Ama can yeleğinin eksik olması kader değildir. Acil çıkışın kapalı olması kader değildir. Denetimin yapılmaması kader değildir. Kapasitenin üzerinde yolcu alınması kader değildir. Bunların her biri insan eliyle verilen kararlardır.
Ve insan eliyle verilen her kararın bir bedeli vardır.
Asıl korkutucu olan ise bazen bu bedelin, parayla ölçülmeye çalışılmasıdır.
“Şu kadar maliyet.”
“Şu kadar zarar.”
“Şu kadar tazminat.”
“Şu kadar yolcu.”
Ama bir insanın hayatını kaybettiği yerde artık hiçbir rakam yeterli değildir.
Çünkü kaybedilen şey bir koltuk değildir. Bir istatistik değildir. Bir dosya numarası değildir. Bir insanın hayatıdır.
Belki eve döndüğünde çocuğuna sarılacak bir baba… Belki annesinin telefonunu açacak bir evlat… Belki yıllardır beklediği düğününe yetişmeye çalışan bir genç… Belki de daha hayatın ne olduğunu bile anlamamış bir çocuk.
Bu yüzden sorulması gereken soru “Kaç can yeleği vardı?” sorusundan çok daha büyüktür.
Asıl soru şudur:
Biz insan hayatına ne kadar değer biçiyoruz?
Ve daha önemlisi…
Bu değeri, insan ölmeden önce mi hatırlıyoruz; yoksa öldükten sonra mı?
Çünkü bir toplumun insana verdiği değer, en güzel günlerinde değil, en kötü günlerinde belli olur.
Geminin sağlam olduğu gün herkes kaptandır. Deniz sakinken herkes tedbirlidir. Asıl mesele fırtına çıktığında kimin hesabının, kimin hayatından daha değerli olduğudur.
İnsan hayatı bir can yeleğinden ucuz olmamalı.
Hiçbir coğrafyada.
Hiçbir ülkede.
Hiçbir ekonomik hesapta.
Çünkü bir can yeleğinin fiyatı vardır.
Bir insanın ise değeri.
















