Aşkın Karanlık Odaları ve Gölge Yüzleşmesi
İnsan, iyi ya da kötü eylemde bulunarak varlığını ispatlamak ister. Eylemlerini aşkla ve şevkle yapmaya programlanmış gibi hissetse de hayatın içinde mantıklı kararlar almakta zorlanır. Sevmek, insanın en güçlü iç motivasyon aracıdır ve beraberinde derin bir değer yargısı getirir.
Anne-baba olmak, bu sevginin en karşılıksız halidir. Bir değer yargısı üretmenin verdiği hazzın öncesinde bizler, tutkulu aşkların ürün olan birer sevgi çocuğu olarak dünyaya geliriz. Aşk o kadar büyük bir potansiyel taşır ki dağa, taşa ve göklere sığmaz olur. İçimizden yayılan o devasa enerjiyi kendimiz bile fark edemeyiz. Sevmeyi başaramayan insan ise derin bir acı duyar; çünkü sevmek, yaratılışın asıl ham maddesidir.
Aşkı arayan insan, kendisiyle aynı yöne bakabilecek bir ruhu arzular. Aynı yöne bakamayanların yaşadığı, hiçbir ürün alamayacağınız kör bir aşktır. Aşk, karanlık bir kuyuya taş atmak gibidir; doğru insanı ve doğru kitabı bulana kadar sürekli bir arayış içinde kendini tekrar eder. İnsan ruhu, dingin bir ummanın derinliklerinde o saf hakikatle buluşmak için coşkuyla oynaşır. Ve sonunda yolunu bulan ruhlar, aşkla dünyaya gözlerini açar. Her zaman böyle bir aşkla yeniden doğmak, o okyanusa yeniden dalmak ve bir başkasının ruhuyla birleşmek için insan tekrar tekrar dener. Ancak kendi dar bilincine mahkûm olan biri, bir diğeriyle tam olarak birleşemez.
Bedelini ödemediğin hiçbir şeyin asla gerçek sahibi olamazsın.
Aşk, her zaman insana bir bedel ödetir. Anne-baba olursun, aşkla bedel ödersin; sevgili olursun, bedel ödersin. Üstelik aşk, her zaman öz irademizin bir yansıması da değildir. Çocuklarımızı büyük bir aşkla büyütürüz ama onlar bize aynı sevgiyle karşılık vermekte zorluk çekebilirler. Biz yetişkinler, aşkla çocuklarımızı tüm tehlikelerden korumak isteriz. Aslında söylenecek çok şey olmasa da bizler aşkla yazılar yazmaya devam ederiz.
Çünkü aşk, tüm sefil yanlarımızı görmemizi sağlar. Acizliğimiz karşısında bize “hiçliğimizi” sürekli hatırlatır ve biz insanoğlu bundan hiç hoşlanmayız. Aşk yüzünden insan ölmez; sadece gölge yanını tüm çıplaklığıyla gören birini yaşamından çıkardığı için içsel bir utanç duyar. Eksik parçalarını sana hatırlatan izler bırakarak tutkulu bir arzuyla ona yönelmeni bekler.
Aşk, gölge yanındaki o gizli odalarda saklanan anılara götürür seni.
Oysa aşk, çoğaldıkça azalan bir şey değildir. Aksine, dünyanın mayası aşkla yoğrulmuştur ve çoğalarak büyüyen aşkımız bizi sonunda “Bir” olana götürür.
İşte bu içsel yolculuk, bazen kelimelerin bittiği yerde doğrudan ruha fısıldar: Bu yüzden ey sevgili, benimle mutsuz olduğunu söyleyerek aşkımızdan ümidini kesme. Mutlu olman benim canımı hiç acıtmaz; fakat mutsuz olduğunu dile getirerek benden gitmen, beni kendi sefilliğime şahit tutman olur ki bu beni çok üzer. Sevdiğim, izin ver seni gizlice seveyim. Benim gizli mağaramdan beni keşfederek sakın dışarı çıkarmaya çalışma. Yalnızlığıma bu denli alışmışken bir de senin yokluğuna alışmam zor. O nedenle bizim aşkımız uzaktan, zarar vermeden, gizlice ve platonik olarak devam etmeli.
Çünkü insanoğlu için aşk, çoğu zaman “sahip olmak için sevmek” demektir. “Benim aşkım, benim çocuğum, benim evim, benim param” diyerek her şeyi sahipleniriz.
Bir şeyin sahibi olmak istemek, aşkın en çirkin halidir.
“Emanet” kavramı, aşkın bütün tarifini değiştirir. Kadın ve erkek birbirine birer emanettir. İnsan, bazen sadece içgüdülerinin ve nefsinin esiri olabilir; ancak gerçek aşk, bizi aşağıya çeken o saf hayvani dürtüleri doyurup hemen oradan uzaklaşmayı, o sığ alanı aşmayı gerektirir. Çünkü aşk, sadece anlık bir dürtü değil, birinin yanında güvenle uyanabilmektir. Bir kadın ve bir erkek birlikte güvenle uyur; bir bebek aşkla annesinin memesinde karnını doyurur.
Demek ki aşk; sadece çiftleşme, paylaşma veya bölüşme arzusundan doğmaz; yaşamı tüm yönleriyle, ortaklaşa göğüsleme arzusundan doğar. O çocuk; büyüyüp anne-babasını başarılarıyla mutlu etmek için doğmuştur. Aşk bencillikten doğamaz; eğer aşk bencillik doğurursa içerideki her zerreyi yıkar ve yeni bir varoluşun kapısını aralayarak bizi hakiki birliğe taşır.
Sizce de sevmek, birini “sahip olunan” değil de “emanet” bilmekle mi başlar? Düşüncelerinizi yorumlarda paylaşabilirsiniz.
















