Ne zaman umutsuzluğa kapılsam, ne zaman kendi düşüncelerimin içinde boğulsam, ne zaman geleceğe dair karamsarlığa düşsem yaptığım şeylerden biri film izlemektir.
Ama öyle herhangi bir film değil…
Geleceği düşleyen, insanın sınırlarını sorgulayan, “Başka türlü bir dünya mümkün mü?” diye soran filmleri severim. Bu nedenle Yarının Dünyası’nı belki onlarca kez izledim. İlginçtir, hâlâ da aynı heyecanla izleyebiliyorum.
Çünkü bazı filmler yalnızca seyredilmez. İnsan onları her izlediğinde kendi hayatına, kendi zamanına ve kendi geleceğine başka bir pencereden bakar.
Yarının Dünyası benim için biraz böyle bir film.
Filmde çok önemli bir düşünce vardır: İnsanların zihninde geleceğe dair nasıl bir dünya kurduğu, bir bakıma o dünyanın nasıl şekilleneceğini de belirler.
Bugün dünyaya baktığımızda geleceğimizden endişe etmemek kolay değil. Savaşlar, çevre sorunları, ekonomik sıkıntılar, adaletsizlikler, göçler, salgınlar, teknolojinin kötüye kullanılması, yapay zekânın geleceği, nükleer tehditler… Bunların her biri insanın zihninde kocaman bir soru işareti oluşturuyor.
Bazen insan ister istemez düşünüyor:
“Bütün bunların sonunda bizi nasıl bir gelecek bekliyor?”
Fakat burada önemli bir şeyi unutuyoruz.
Gelecek henüz yaşanmadı ki…
Dolayısıyla gelecek hakkında söylediğimiz birçok şey aslında birer tahminden ibaret.
Bugün korktuğumuz şeylerin bir kısmı gerçekleşebilir. Ama bugün hayalini bile kuramadığımız güzel şeyler de gerçekleşebilir. İnsanlık tarihine baktığımızda bunun sayısız örneğini görüyoruz.
Bir zamanlar insanların kıtalar arasında saatler içinde uçabileceğini söylemek hayaldi. Dünyanın öteki ucundaki biriyle görüntülü konuşmak bilimkurgu sayılırdı. Ay’a gitmek imkânsız görünüyordu. Bir makinenin milyonlarca bilgiyi saniyeler içinde işleyebilmesi akıl almazdı. Bugün bunların birçoğu sıradan hayatımızın parçası.
Demek ki insanlığın hikâyesinde imkânsızı mümkün kılan insanların çok önemli bir yeri var.
Bilim insanlarını düşünün. Sanatçıları düşünün. Mucitleri, mühendisleri, doktorları, yazarları, öğretmenleri… Hatta insanlığın daha iyi yaşaması için hayatını başkalarına adayan insanları… Onların ortak bir özelliği vardır: Hepsi bir hayalperestti.
İnsanlar sürekli olarak kötü ihtimalleri konuşur, kötü haberleri izler, felaket senaryolarını paylaşır ve sonunda bunların gerçekleşeceğine inanmaya başlarsa ne olur?
Belki de farkında olmadan o geleceğin oluşmasına katkıda bulunuruz.
Çünkü korku da bulaşıcıdır. Öfke de. Nefret de. Ama umut da bulaşıcıdır. İyilik de. Merak da.
Bir insanın yaptığı küçük bir iyilik başka bir insanda karşılık bulabilir. Bir öğretmenin öğrencisine verdiği küçücük bir cesaret, yıllar sonra bir bilim insanının ortaya çıkmasına neden olabilir. Bir yazarın yazdığı bir roman, bir gencin bilime merak salmasını sağlayabilir. Bir sanatçının yaptığı bir eser, yıllardır içine kapanmış bir insanın yeniden hayal kurmasına neden olabilir.
Bazen büyük değişimler, büyük hareketlerle başlamaz.
Bir insanın zihninde başlayan küçücük bir kıvılcımla başlar.
Belki asıl sorulması gereken soru: Biz çocuklarımıza ne anlatıyoruz?
Çocuklarımıza sürekli olarak dünyanın kötüleştiğini mi söylüyoruz?
“Adam olmaz bu insanlar.”
“Bu ülkeden bir şey çıkmaz.”
“Gelecekte hiçbir şey iyi olmayacak.”
“Bundan sonra daha kötü günler gelecek.”
“Sen önce kendi hayatını kurtar.”
Bunları söylediğimizde aslında çocuklarımızın zihnine nasıl bir gelecek resmi çiziyoruz?
Oysa onlara başka şeyler de söyleyebiliriz.
“Merak et.”
“Düşün.”
“Denemekten korkma.”
“Yanlış yapabilirsin.”
“Bir gün dünyayı değiştirebilirsin.”
“İnsanların çözemediği bir problemi sen çözebilirsin.”
“Belki geleceğin bilim insanı sensin.”
“Belki geleceğin sanatçısı.”
“Belki bir gün milyonlarca insanın hayatını değiştirecek bir fikir senin aklına gelecek.”
Bunlar yalnızca güzel sözler değildir.
Bunlar geleceğin altyapısıdır.
Çünkü geleceğin şehirleri, laboratuvarları, uzay araçları ve teknolojileri yapılmadan önce insanların zihninde tasarlanır.
Bazen insanlığın bütün sorunlarının teknolojiyle çözülebileceğini düşünüyoruz.
Daha gelişmiş bilgisayarlar… Daha güçlü silahlar… Daha akıllı makineler… Daha hızlı iletişim…
Fakat teknoloji tek başına yeterli değil.
Çünkü teknolojiyi kullanan yine insan.
İçinde nefret olan bir insanın elindeki teknoloji tehlikeli olabilir. İçinde yalnızca güç arzusu olan bir insanın elindeki bilim de tehlikeli olabilir.
Ama bilimin yanına vicdanı, sanatın yanına merhameti, teknolojinin yanına sorumluluğu koyabilirsek işte o zaman başka bir gelecekten söz etmeye başlayabiliriz.
Belki de insanlığın asıl ihtiyacı daha akıllı makinelerden önce daha geniş düşünebilen insanlar yetiştirmektir.
Kendisi gibi düşünmeyeni düşman olarak görmeyen… Bilmediğinden korkmak yerine öğrenmeye çalışan… Farklılıklardan nefret etmek yerine onları anlamaya çalışan… Gücünü başkalarını ezmek için değil, başkalarının hayatını iyileştirmek için kullanan insanlar.
Belki savaşların önüne geçmenin yolu da buradan geçiyor.
Çünkü savaşlar önce insanın zihninde başlıyor. Ve aynı şekilde barış da önce zihinde başlıyor.
Yarının Dünyası’nda güzel bir sahne var.
Genç kız, babasını umutsuz gördüğünde daha önce yine ondan dinlediği eski bir hikâyeyi anlatır.
İnsanın içinde iki kurdun savaştığını söyler.
Biri öfkeyi, kini, kıskançlığı, korkuyu ve kötülüğü temsil eder. Diğeri sevgiyi, umudu, merhameti, cesareti ve iyiliği…
Babasına sorar: “Peki hangisi kazanacak?”
Baba gülümser. Cevap basittir:
“Hangisini beslersen o.”
Bazen gerek konuştuğum gerekse yazdıklarımı okuyanların geleceğe umutla bakmanın saflık olduğunu düşündüklerini biliyorum.
Benim gibiler sanki dünyanın bütün sorunlarını görmüyormuşuz gibi geliyor onlara…
Oysa tam tersine.
Gerçek sorunları görmek ve buna rağmen daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak, belki de en büyük cesaret biçimlerinden biridir.
Klişe biliyorum ama karanlığı görmek kolaydır. Işığı görmek için ise bazen onu kendiniz yakmanız gerekir.
Şimdi soruyorum: Siz hangi kurdu besliyorsunuz?
















