5 Ekim Pazartesi günü Kocaeli Kitap Fuarı’nda “İklimin Sanata Etkisi” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdim. Meteoroloji yüksek mühendisliğinden gelip sanat tarihi üzerine yüksek lisans yapmış biri olarak bu iki alanın kesiştiği yeri uzun zamandır araştırıyorum. Söyleşim de bu merakın tezimden bugüne uzanan kısa bir dökümü oldu. Salonda Kocaeli Şiir Okulu’ndan dostlarım, ailem, akrabalarım ve arkadaşlarım vardı. Tanıdık yüzlere hitap etmek, söyleşiyi bir konferanstan çok bir sohbete yaklaştırdı. İzninizle bunu bir anı olarak kendi kişisel tarihime not düşeyim.
Konuşmanın omurgası tezimdi: İklimin Rönesans resim sanatına etkisi. Küçük Buz Devri’nin 15. ve 16. yüzyıllara denk gelen en sert evresinden, donan Thames Nehri’nden, Bruegel’in Karda Avcılar‘ından ve Giorgione’nin Fırtına‘sından söz ettim. Konuşmamın başında belirtmiştim. Bu yazımda da tekrarlayayım. İklim ile resim arasında kanıtlanmış bir neden-sonuç ilişkisi kurmuyorum. Elimizde zamansal bir örtüşme ve dönemin gözleme dayalı doğa anlayışı var. Bunu bir yorum katmanı olarak okumak bana hem daha dürüst hem daha ilginç geliyor.
Çerçeveyi Rönesans’ın dışına da taşıdım. Zerefos ve ekibinin gün batımı tablolarından volkanik izler okuyan çalışması, Turner’ın gökyüzleri, 1816’nın “yazsız yılı” ve Mary Shelley’nin Frankenstein‘ı derken konu kendiliğinden günümüzün iklim kurgusuna ve iklim sanatına geldi. Trenberth’in temkinli duruşu, Ghosh’un edebiyatın iklim krizini yeterince ciddiye almadığı itirazı gibi karşıt görüşlerden de bahsettim. Akademik yaklaşım, bence, bir iddianın sınırını da göstermekten geçiyor.
Benim için en düşündürücü kısım sanatın iklime etkisi. Yapay zekâyla görsel üretmenin elektrik ve su tüketimi, sanat piyasasının nakliye ve fuar kaynaklı karbon ayak izi, iklim farkındalığı için kurulan bir enstalasyonun kendi salımı… Eliasson’ın Ice Watch‘ı bu ironinin en çarpıcı örneği. Rönesans ressamı iklimi tuvaline taşırken elbette kendi karbon ayak izini düşünmüyordu. Bugünün sanatçısı ise hem iklimi anlatıyor hem de üretirken onu etkiliyor. Eleştirilenin çoğu zaman “sanat” değil, onun etrafındaki ticari altyapı olduğunu da vurgulamaya özen gösterdim.
Geriye dönüp baktığımda, yazıyla konuşma arasındaki farkı yeniden hatırladım. Kâğıtta rahatça duran bir ayrıntı, canlı anlatımda nefes aldırmayabiliyor. Hangi ayrıntının kalacağına karar vermek, tezi yazmak kadar zor bir olaymış.
Son olarak dinleyicilerle paylaştığım iki sorumu burada da yinelemek isterim: Sanat iklimi kaydeder mi, yoksa iklim tarihini biz mi sanat üzerinden kurarız? Ve bugünün sanatçıları, yüz yıl sonra iklim krizimizin tanıkları olarak mı okunacak? Dinlemeye gelen herkese, özellikle bu yolculukta yanımda olan dostlarıma ve sevdiklerime teşekkür ederim. Ve tabii ki bu satırları okuyan siz değerli Hayrendiş okuyucularıma… Sevgiyle kalın 😊


















