Acele ve tedirgin adımlarla kâğıtların bulunduğu masaya doğru yürüdü. Ancak bu adımlar ona yetmiyor olacak ki bir Amok koşucusu gibi iyice hızlandı. Önünde duran, her yeri toz ve kir içinde kalmış masa âdeta kirlilikte birbiriyle yarışıyordu.
Sami, masanın karşısındaki yerini alıp nem tutmuş sandalyeyi kendine doğru yanaştırdı ve yavaşça oturdu. Masanın üzerini incelemeye koyulduğunda gözüne ilk çarpan, evinin her köşesini işgal ettiği gibi masasını da kirleten kocaman bir noktaydı. Yoksa her zamanki gibi bu da bir düşten mi ibaretti? Bunları düşünmek boşunaydı çünkü düşünse de bir sonuca varamıyordu. O an duraklayıp bütün bunların gereksiz birer efor olduğunu fark etti ve zihnini boşaltmaya karar verdi. Zihninde hiçbir şey yokmuş gibi kâğıtlardan birini eline alarak bir şeyler karalamaya çabaladı. Kalem elinden kayıp gidiyordu. Durakta görüp ilk görüşte âşık olduğu kadının laneti ruhuna işlemişti sanki. Kadının efsunlu bakışı kalbini kendinden geçirir cinstendi. Elbisesinden yüzüne doğru süzülen…
Menekşe kokusu ise tüm her yere sirayet etmiş gibiydi. Evinin duvarları; parfümünden kopan, menekşenin yanında teninin kokusuyla bütünleşen ve noktalarda dahi sureti beliren o kadının sesini, hücrelerinde bile unutamadığı sesiyle haykırır gibiydi. Mademki kendini kaybetmesine neden olmuştu, o hâlde gördüğü tüm detayları resmedip onu bulmalıydı.
Önce fırçayı eline alarak altın rengiyle harmanlanmış sarı saçlarını çizdi, daha sonra okyanus derinliğinden kopup gelen koyu mavi gözlerini. Aman Tanrım! Bu tasvirler ne müthiş detaylardı! Tam çehresini hayranlık dolu bir tutuşla resmetmeye başlamışken sırtında hafif bir ağrı hissetti. Her zaman oluşan ağrılardan biri olduğunu düşünerek ağrı kesici almak için ayağa kalktı ve buzdolabına yöneldi. Buzdolabına yaklaştıkça durumu kötüleşiyor, bayılacak gibi oluyordu. Buzdolabının kapağını açtığında arkasında onu dürten bir el hissetti. Bu eli görmeden hemen önce müthiş bir koku duydu. Bu koku, arkasındaki elden geliyordu; tıpkı duraktaki kadının menekşeyi anımsatan parfümünün ve teninin kokusu gibiydi. Arkasına döndüğünde kadının elinde bıçak ve gül taneleri olduğunu gördü. Kadın yavaşça yaklaşarak elindeki bıçağı Sami’nin göğsüne doğru uzattı. Bu sahne, tıpkı Medusa’nın masumiyetinin şeytani bir güce dönüşü gibiydi. Sami için araf vaktiydi; ölüm ile yaşam arasında bir araf… Bıçağın dayanılmaz acısını, vücuduna sokulmasından bir dakika sonra hissetti. Vücudunu bütün zerreleriyle noktalar işgal etmişti. Bir elinde, yüzünü tamamlayamadığı asılı duran efsunlu kadın portresi, bir yanında ise masanın kanlı noktaları vardı.
Bu trajik son, hafızasına kazılı kalmış o anı hatırlattı: Annesine hediye edip alnında bıraktığı bıçakla çizili kanlı nokta… Sami’nin alnındaki o nokta, mıh gibi yüzüne zerk edilmişti. Diğer yanda ise kanlı noktaları kapatırcasına yayılan gül taneleri, alnındaki kanla bütünleşmişti. Sami’nin sonu da küçük ama kocaman bir nokta gibiydi, tıpkı boşlukta süzülen yalnız bir nokta gibi…
NOT: Atam, bu topraklarda çiftçinin attığı tohumla filizlenen tohum, her okuyabilen kız çocuğu, her varlığını bilimiyle sanatıyla ispat eden insan, her okuma yazma öğrenebilen çocuk, her tarihini gururla başkalarına aktaran ihtiyar ve en önemlisi de bu topraklarda nefes alan her varlık seni özlemle, minnetle, saygıyla anıyor ve arıyor. DAİMA ÖZLEM, MİNNET VE GURURLA…
















