İnsan, çoğu zaman kendisine ait olmayan beklentilerle bir kimlik kurar. Ailenin biçtiği roller, toplumun değer yargıları, başkalarının beğenisi ve onaylanma ihtiyacı… Zamanla hangisinin kendisine ait olduğunu, hangisini başkaları için taşıdığını ayırt edemez olur.
Peki, bütün bu kabukların altında kim var?
Platon’un mağara alegorisinde insanlar, duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanırlar. İnsan da başkalarının gözünde oluşan görüntüyü kendi benliği zannedebilir. Oysa görünenle var olan aynı değildir.
Carl Gustav Jung, bu görünümü Persona kavramıyla açıklar. Persona, insanın toplum içinde üstlendiği roller ve dışarıya gösterdiği yüzdür; hayat sahnesinde kullandığımız maskedir. Sorun, zamanla maskeyi kendi yüzümüz sanmamızdır.
İyi görünmek, güçlü bulunmak, başarılı sayılmak, herkes tarafından sevilmek… Bunların hangisi gerçekten bizim isteğimiz, hangisi başkalarının beklentisidir? Maskeniz düşse, geriye kim kalırdı?
İnsan, başkalarına gösterdiği yüzden ibaret değildir. Kıskançlık, öfke, korku, yetersizlik duygusu… Bunları yok saymak ortadan kaldırmaz. Bazen başkalarında tahammül edemediğimiz özellikler, kendimizde yüzleşmekten kaçındığımız yanları hatırlatır. Kendini tanımak, yalnızca beğendiğimiz özelliklerimizi keşfetmek değildir; insan, kendi karanlığına da bakabilmelidir.
Sokrates’in “Kendini bil” çağrısı da burada anlam kazanır. Bir düşünceyi gerçekten kendimiz mi ürettik, yoksa yıllardır bize söylendiği için mi benimsedik? Bir davranışı içimizden geldiği için mi yapıyoruz, yoksa onaylanmak için mi? Bu soruların cevabı bazen sessizlikte belirir: yalnız yürümekte, düşüncelerimizi yazıya dökmekte, bir olay karşısında neden öfkelendiğimizi fark etmekte.
Başkalarının övgüsüne duyduğumuz ihtiyaç da önemlidir. Birinin takdiriyle kendimizi değerli, eleştirisiyle değersiz hissediyorsak benliğimizin bir bölümünü başkalarının eline bırakmışız demektir. Oysa her övgü hakikat, her eleştiri hüküm değildir.
Gerçek benliğe yaklaşmak, bütün maskeleri çıkarıp toplumdan uzaklaşmak değildir. İnsan yine evlat, anne, baba, eş, arkadaş veya bir mesleğin mensubu olacaktır. Önemli olan, bu rollerin içinde kendini kaybetmemektir. Kimse beni görmese, takdir etmese, hakkımda hüküm vermese, yine aynı insan olur muydum?
Otantik olmak, başkalarından farklı görünmek değil; kendi hayatını başkalarının beklentilerine teslim etmemektir. Belki gerçek benlik, yeni bir kimlik inşa etmekte değil; kendimize ait olmayanları tanıyıp onlardan sıyrılabilmektedir.
















