“Ölüler hırsızların neler çaldığını görür mü? Göremez mi sandınız? Oysa ben her şeyi hissediyorum. Doğayı nasıl talan ettiğinizi, toprağımızı birer birer nasıl ayağımızın altından çekip acımasız dişlilere katık ettiğinizi. Hiç kimse ama hiç kimse sizi durdurmaya kalkışmadı. Eh, ne de olsa size dokunmayan yılan bin yaşasın. Okullar mı? Oraya silahla girdi birkaçınız. Ancak siz geçmişte olduğu gibi gencecik fidanları hayattan nasıl koparırız telaşına kapıldınız. Birçok arkadaşımı beslemek suç oldu. Oysa onlardı Tanrı’nın dilsiz kulları. Yurt yuva tanımadınız onlara, birçoğu sığınak sanılan barınaklarda yemek bulamadıkları için birbirlerini yiyerek hayatta kalmaya çalıştı. Düşünseniz, ne büyük bir vahşet. Aynı koşullar altında aynı türden birinin yaşaması için başka bir türü yok etmesi. Ancak onların bir amacı vardı: hayatlarını devam ettirmek. Oysa siz başlarda hayat vadederek geldiniz yanımıza. Karnınızı doyurduktan sonra acımasızca yaşam alanı var etmek için bizim yaşam alanlarımızı bir bir yok ettiniz. Geride gözyaşlarımız ve yıkılan yuvalarımız altında inşa ettiğiniz hayalet yükseltiler kaldı. Barınak diye bir şey uydurdunuz. Çok korkunç, çok. Her giden arkadaşımın parça pinçik olmuş hâlde çıkıyor bedeni. Benim adım Helen. Daha 2 yaşında cins bir kediyim. Hayallerim İstanbul’un tüm sokakları olmasa da Kuzguncuk’ta bir sokak kedisi olarak yaşamaktı. Ancak bir gece vakti uyurken tekmeledi caninin biri. Sonra hayattan koparıldım, tıpkı diğer arkadaşlarım gibi. Sizden tek bir dileğim, siz bir kap mama bırakıverin tüm yasaklara, tüm kurallara karşın. Kış vakitleri bizleri sahipsiz bırakmayın, zira size emredilende budur. Bizler dilsiz kullarıyız Tanrı’nın, bizi unutmayın.”
“Ben Ayla Kara. Çocuklarımız bizim geleceğimiz derdi hep babam. Geleceğimiz olan çocuklardan biri geleceğimizi kararttı. Hep derlerdi bana, sana bir harf öğreten olursa 40 yıl kölesi ol diye. Ancak şimdiki çocuklar artık okula silahla giriyor. Çocuklarımız ne ara bu hâle geldi? Yoksa artık failler cezasız kalıyor diye mi bu cesaret? En ufak şeylere kimsenin tahammülü kalmadı, çok yazık. Ne denir ki, bilemedim. Şimdi mezarlıkta kaldı ruhum, bedenim. Ancak görüyorum, hâlâ iyi insanlar var. Gelip bana minnet duyup mezarıma ufacık bir gül getiren o küçük çocuğu asla unutamam. Şimdilerde kurşun geçirmez çantalar görüyorum. Ah, keşke kötülük geçirmeyen bir şeyler bulunsa da birbirimize bu denli duvar örmesek. Bir zamanlar bizlere yuva olan, yurt sandığımız okullar mezar yeri oluyor artık. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emanet ettiği ey yurdum, bugünler de geçer elbette. Sizler benim gidişime üzüldünüz, ancak bazı mutlu olduğum anlar da oluyor. Ölüm mutluluk mudur diye sorarsanız bana, ben o okulda beraber hayatını kaybeden yavrularıma her gün denk geliyoruz. Onlar bana bazen bir karanfil uzatıyor, kışın ise kardelen. Birbirimizi görünce selam veriyoruz. Şimdilik benim söyleyeceklerim bu kadar. Umarım bir gün kurşun geçirmez çantalar yok olur da insanlığımızı yeniden hatırlarız.”
“Ben Özgecan. Hani o haber bültenlerinde gördüğünüz Özge’nin. Şimdi çok güzel bir yerdeyim. Dünyada rahat yüzü görmediğim bu yerler benim için adeta bir cennet. Bazen acaba yaşasaydım evlenir miydim? Ya da iyi bir kariyer yapar mıydım? Ya da ben yaşasam ne yapardım? Acaba annem nasıl görünüyordu benim haberimi aldıktan sonra? Hayır, düşünmek bile istemem. Canım annem bilmedi ki ne kadar çok acı çektim, o herifin son bakışını hatırladıkça. Şimdi Neslican yanımda, Emine yanımda, Rojin yanımda. Her biri birer melekten farksız. Bir insan nasıl kıyar böyle canlara kolayca? Korkunç, çok korkunç. Unutmak istiyorum. Ancak hatırlamak istemiyorum. Neslihan ve Rojin beni çağırıyor. Siz siz olun, kadınları el üstünde tutacağım diye tabularını üstünde tutmayın. Burada ben çok iyiyim. Umarım tüm kız kardeşlerim de huzur içinde yaşıyordur.”
“Ben Hera. Binlerce yıllık buralara bakıyorum. Köklü bir tarihin vardır. Ancak birden birkaç makine gelip beni toprağımdan, kökümden söküp attı. Artık nefes alamaz oldu tabiat. Yerimde şimdi bir otel yığını dikilmiş. Gökyüzü, yıldızlar ve doğa nefes alamıyor. Ben de boğuluyorum. Siz siz olun, kıyametin kopacağını dahi bilseniz elinizde bir fidan olsun ki doğa ve canlılar nefes alsın. Unutmayın emi.”
“Ben Ali Şekeroğlu. Oğlum birkaç defa bir şeyler istedi benden. Başlarda reddettim. Onurum kırıldı. Ancak ne yapayım, param yoktu; kimilerinin tomar tomar parayı haksız yere elde etmesine rağmen bana para kalmadı. Onurum için hayatıma son verdim, onurum için. Siz siz olun, onurunuzu satılığa çıkarmayın, zira onur öyle bir değerdir ki parayla veya tomar tomar kâğıt parçası karşılığı satışa çıkarılmaz.”
NOT: Bu ay Cumhuriyet Ayı. Yine her zamanki gibi neşe ve coşku dolu yüreğim, çünkü 29 Ekim şanlı tarihimize kazınan koca bir onur. Ben ise Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kutlu mirası Cumhuriyet değerlerine sahip çıkacağıma tekrardan söz veririm. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı kutlarım.


















