Varoluşsal sancılarımız içinde, yalnızlığımızın derininde yaşadığımız anlar olur. Çoğumuz bu derin acının içinde sıkışıp kalırız, yaşadığımız bu acının sadece ve yalnızca bize ait bir duyguymuş gibi algılarız. Bu dünyada acı çeken sadece bizmişiz gibi. Dünya üstümüze çullanmıştır sanki; o anın dışında başka hiçbir şeyin anlamı ve önemi de yoktur. İstediğimiz tek bir şey vardır; o da sadece o derin acının içinden çıkıp sıyrılmak ve içimize yapışan o kavruk ıstırabı üzerimizden atmak, sadece.
Oysaki durum hiç de öyle değildir aslında. Bizim acı çektiğimiz anlarda, başka biri de aynı acıyı yaşıyor olabilir ya da daha büyük bir acıyla başa çıkmaya çabalıyor olabilir. Sokakta yürürken yanından geçtiğimiz bir yabancı, bir kader karmaşası yaşıyor olabilir. Yani bu dünyada acı çeken yalnız kendimiz değilizdir. İşte bu yaşadığımız acı çıkmazları içerisinde, kendimiz dışındaki kişilerin de acısını görebilmenin, iç dünyalarında acı yaşadıklarının farkında olmanın bir adı vardır: Sonder. Bu kelime, bu dünyada yalnız bizim başrolde olmadığımızı gösteren bir sözcüktür. Herkesin kendisine ait bir yaşantısı ve herkesin kendi içsel dünyasında bir sarsıntısı vardır ve herkes kendi yaşamında başrolde bir baş kahramandır. Sen kendi hayatının ana karakteri iken, yanından geçen herhangi bir kişi ise senin hikâyende arka planda oynayan bir figürdür.
Sonder hissini anlamak hiç de zor olmasa gerek aslında. Neden olsun ki! Biz sıkıntı yaşadığımızda, aynı an ve dakikalarda başkalarının da acı çekiyor olma ihtimalini düşünmek ve bilmek kuvvetle muhtemeldir. Örneğin, karşı apartmanda, ışığı yanan bir odada birkaç kişinin karmaşık gölgelerini gördüğümüzde ya da birbirine bağıran insan siluetleri fark ettiğimizde, orada bir sıkıntı olduğunu anlamamız içten bile değildir ya da sıkışan bir trafikte dörtlülerini açmış bir aracın bunu sebepsizce yapmadığını anlamamız da bunun gibidir.
İnsan, yapısı gereği bencil bir varlıktır. Hep ben merkezci bir noktada durandır. Öncelik her zaman bizim yaşadıklarımız, acılarımız ya da mutluluklarımızdır. Oysa durum hiç de öyle değildir, öyle olmamalıdır da. Benliğimizin dışında da gelişen olaylar, durumlar ve yaşananlar vardır. Bunlara gözümüzü kapatamayız ya da görmezden de gelemeyiz. Öyle ki, her birimiz birbirine görünmez bağlarla bağlıdır. Bir yabancının yaşadığı bir dram, bir başkasının ya da senin hayat akışına dokunması da muhtemeldir.
İnsan zihni, kendi dünyasından çıkıp dış dünyaya baktığında ya da haberlere bile göz attığında bunu fark etmesi mümkündür. Nasıl olmasın ki! Başkalarının da kendine ait bir dünyası, inançları, duygu durumları, dahası bir varlığı vardır. Herkesin arzuları ve gizli dünyaları içinde nice sırları saklıdır. İnsan beyni, doğası gereği ilk önce kendini ve içsel dünyasını algılar ve önemser. Sanki her şey bizim etrafımızda döner gibi hissederiz ya da öyle algılarız. Oysa bu bencilce bir bakış açısıdır. Halbuki bakışımızı dışa doğru yönelttiğimizde ve etrafımıza göz gezdirdiğimizde ise çevremizdeki insanların da acıları olduğunu, dertleriyle boğuştuğunu, sancıları içinde yorulduğunu fark ederiz. İşte o zaman anlarız ki, hayat yalnızca bize özel değildir. Acılar sadece bize verilmemiştir. Varoluşsal sancımız herkeste vardır. İşte empati de burada anlam kazanır. Bir evsize baktığımızda, ülkemizdeki bir yabancıyla göz göze geldiğimizde onun da bir zamanlar çocuk olduğunu, ailesinden uzak olduğunu, yaşadığı acıların bulunduğunu ya da hayal kırıklarıyla varlığını sürdürdüğünü anlamamız hiç de zor olmasa gerek.
Sonder kelimesi, her ne kadar 2012 yılında türetilmiş bir kelime olsa da, tarif ettiği duygular hiç de yeni ve yabancı değildir. Bu duygu ise yüzyıllardır sanatçılara, yazarlara ve yönetmenlere ilham kaynağı olmuştur.
Mesela sinemada, Amelie (2001), Amelie karakteri tam bir “Sonder” gözlemcisi diyebiliriz. İnsanları anlamaya çalışan, duygularını fark etmeye çabalayan bir karakterdir. Edebiyatta da bunun izlerini görmek mümkündür. Virginia Woolf’un, Mrs. Dalloway (1925) eseri, edebiyattaki en önemli “Sonder” örneklerinden biridir diyebiliriz. Özellikle bilinç akışı tekniğini de kullanmıştır. Roman boyunca Londra caddelerinde yürüyen insanların zihninden geçenleri okuruz.
Özetle, gerek sinemada, gerekse de edebiyatta da kendi gerçekliğimizin mutlak hakikat olmadığını gösterir bize. Unutmamalıyız ki, şu an bu cümleyi yazarken bile, bu dakikalar içinde bile nice insanlar acılar içinde yaşam sürmekte ve türlü dertlerle boğuşmaktadır. Hayat, bizim yaşadıklarımızdan ibaret değildir. Milyarlarca insanın aşmaya çalıştığı dertleri, bu sıkıntıları aşmaya çalışan bir iradeleri ve yaşadıkları zorlukları vardır. Bu gizem dolu evrende, en sırlarla dolu varlık belki de insandır. Bunu bize hatırlatan ve iç dünyalarını görmemizi ve anlamamızı sağlayan bir bilinç durumu vardır ki, onlardan biri de “Sonder”dir. Sonderle bir farkındalık anı yaşar, felsefi bir idrake ulaşırız. Gün içinde yaşadığımız bu geçici aydınlanma hâli, birkaç dakikalığına da olsa başka insanların dertlerinin de olduğunu fark etmemizi sağlıyor.
Sonder, kalabalıkların içindeki türlü hikâyeleri görmemizi, uzaktan da olsa fark etmemizi sağlar. Bu dünyada diğer insanlar kadar yer kapladığımızı, en az onlar kadar acı çektiğimizi ve hayatı yaşadığımızı gösterir bize. Dünyayı anlamak, fark etme bilinciyle oluşur. İşte bu yolculukta bize yol gösteren kelimedir, Sonder. Kalabalığın içindeki başka acıları görmemize, onların hikâyelerine uzaktan da olsa dokunup anlamamızı sağlayan bir kelimedir. Onun içindir ki, evrenin içinde bir öykümüz, başkalarının akışta olan bir hayatları vardır. Ve hayat, başkalarının hayatlarını anladığımız ve saygı duyduğumuz sürece daha çok anlam kazanır ve insan olmanın gerçekte ne olması gerektiğini bizlere hatırlatır.

















