Fesleğenli krep yapmak için muhteşem bir gündü, fakat dolapta hiç fesleğen yoktu…
Ağlamak için bundan daha iyi bir sebep olabilir miydi?
Önceki yıl kaybettiği annesini özlemiş olması da iyi bir neden sayılırdı! Çehresine gömülü iki mavi miskete benzeyen göz bebekleri ağladığında daha da parıldıyordu, belki de sırf bunun için bile ağlamaya değerdi.
Onuncu evlilik yıldönümleriydi bugün. Feridun’un “Hiç yorulma, dışarıda verelim daveti.” diye teklif etmesine rağmen evde kendi elleriyle hazırlamak istemişti akşam yemeğini. Gerekli malzemeleri önceki gün şehre inip almıştı. Fesleğenli krep olmazsa olmazdı çünkü kocası çok severdi. Sebzeleri dolaba yerleştirirken fark etmişti fesleğenin yokluğunu ve kendisine nasıl da küfretmişti…
– Ben aptalın biriyim, nasıl olur da unuturum Feridun? Özür dilerim, seni çok seviyorum, bağışla beni!
– Saçmalama Türkan, alt tarafı kıytırık bir krep! Bunun için bu kadar üzülmene gerek yok.
– Böyle mi düşünüyorsun gerçekten? Kreplerim kötü mü?
– Hayatım, büyütme lütfen. Kendini harap edecek kadar önemli olmadığını söylemeye çalışıyordum. Dinle canım, belki de…
– Belki de ne?
– Daveti iptal etmeliyiz belki de, iyi görünmüyorsun ve en kısa zamanda doktoruna gidelim tekrar!
– Basit bir depresyondu, akıl hastası değilim ben… Deli değilim! Değilim işte, değilim!
Akşamki ciddi kavgadan sonra Feridun’un kapıyı çarpıp çıkması, gece de eve gelmemesi fena bir mazeret değildi ağlamak için.
Anne olmayı çok istediği hâlde bunun asla mümkün olmayacağını öğrendiğinde kocasının bunu umursamaması, “Seni seviyorum, gerekirse evlat ediniriz.” demesi de onu böylesine yıkmış olamazdı.
Onun tek derdi fesleğendi…
Şehrin dışında yaşamıyor olsa caddeye çıkacak ve kendisini ilk arabanın önüne atacak kadar kahrolması, eline bir sandalye alıp evin bütün camlarını indirmek istemesi, saçlarını eline geçirdiği ilk makasla kırpması ve “Neden bu kadar iyisin Feridun? Senden nefret ediyorum!” diye haykırmak istemesinin bir tek sebebi vardı… Olmayan fesleğenler…
Mutfak masasının üzerinde duran, yemek tariflerinin olduğu defterin boş sayfasını açtı… Aklına ilk gelenleri yazdı…
Pavarotti, O Sole Mio’nun nakaratında oktavları tırmanıyor,
Birinin benim yerime de bağırması hoşuma gidiyor.
Ama gelemem zira sesim çıkmıyor!
Kâsedeki jölenin kıvamı tutmamış
Beceriksizliğime söyleniyorum
Dedim ya, gelemem
Dere kenarında çamaşır yıkayan kadınlar gibi
Kendimi dövüyorum!
Sorular zihnimde birer kemirgen,
Galiba yavaş yavaş ölüyorum
Aklına iyi bir fikir gelmiş edasıyla yerinden hızla doğruldu, gözlerini sildi, derin bir nefes aldı, eli müzik setine uzandı…
Kendisini müziğe bıraktı genç kadın.
Âşık olduğu adam için müziği bile bırakmayı göze almış eski soprano Türkan Ayhan, saçı başı dağılmış bir hâlde, savaş alanına dönen mutfağının orta yerinde bütün fesleğensizliğine rağmen çılgınca gülüyordu…
















