Avrupa’nın (sadece metafor) tarihi, bize zafer taklarının altından geçirilerek anlatılır. Kahramanlık şarkılarıyla bazen, bazen de öykünmelerle. Kralların ihtirasları, imparatorların hırsları, devrimlerin vaatleri, özgürlüğün ve eşitliğin büyük cümleleri… Ona bakılırsa her şey insanlık için. Fakat gel gör ki bütün bu ihtişamlı anlatının altında, toprağın karanlığına terk edilmiş milyonlarca erkeğin milyonlarca erkeğin sessizliği vardır. II. Dünya Savaşı’nda Avrupa’da on milyonlarca insan öldü; bunların çok büyük bir bölümünü erkekler oluşturuyordu. Katledilen kadınları, çocukları ve hayvanları göz ardı ediyor değilim. Bahsimiz savaş alanıdır.
1. Dünya Savaşı’nda yaklaşık sekiz-dokuz milyon erkek asker evine dönemedi. Bir o kadarı da bir yerlere döndü ama nereye döndü? Evine mi? Hastaneye mi? Yoksa diri diri mezara mı? Pek bilinmez. Daha önce Otuz Yıl Savaşları’nın, Napolyon’un seferlerinin ve Rus İç Savaşı’nın topraklarında da aynı hikâye tekrarlandı (Buna Çin topraklarını da ekleriz): Genç erkekler çağrıldı, toplandı, üniformalara sokuldu ve ölüme gönderildi. Yazarken hiç zorlanmadım. Her birinin bir yüzü, bir korkusu, belki dönünce kuracağı bir evi, söyleyemediği bir sözü, hayalleri, yuva kurma isteği, sevdiği kadın vardı. Fakat devletler insanın hikâyesiyle değil, orduların mevcuduyla ilgileniyordu.
Erkeklik, daha çocuk yaşta, tehlikeye dayanmakla, itilmekle, atılmakla, yollanmakla; fedakârlıkla, susmakla ve gerektiğinde ölmekle görevlendirildi. Savaş meydanında korkmak ayıp, geri çekilmek utanç, hayatta kalmak bazen açıklanması gereken bir suç gibi görüldü. Sen nasıl hala hayattasın Ghost? Tak tak. 2 el ateş.. Kimse bu adamlara, ölüme gönderilmelerinin gerçekten bir tercih olup olmadığını sormadı bile. Biraz sakin. Belki de insanlık tarihinin en eski adaletsizliklerinden biri, fedakârlığın ahlâkî bir erdem olarak yüceltilirken kimin bedeninden beklendiğinin yeterince sorgulanmamasıdır. Bizler asker doğduk. O başka meseledir. Bir erkeğin hayatı, kendisinden vazgeçebildiği ölçüde değerli sayılıyorsa, orada yalnızca kahramanlık değil, insanın kendi varlığına yabancılaşması da vardır. Ben bunu niye yapıyorum?
Kadınların tarih boyunca maruz kaldığı hukuki, ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri görünür kılan feminizm ve diğer bir yandan tarihin kanlı sayfalarını kendi kanlarıyla yazan o erkeklerin kimliklerini unutturmak, yok etmek, yeni bir tür dayatmak uğraşı ile dayatan renkli bayrak zorbalığı, bu bağlamda kendi aralarında vazgeçilmez tek taraflı bir adalet sorgulamasıdır. Öyle midir? Yoksa çoğunlukla ekonomik özgürlük adı altında zaten gizliden gizliye var olan anaerkil o toplumu daha net bir şekilde gizlemeye devam etmek için bir mücadele midir? Kafamda deli sorular, kentsel dönüşümler. Ne var ki eşitlik düşüncesi, yalnızca bir temelde bir cinsiyetin ve cinsiyetsizliğin tarihsel acılarını tanımakla tamamlanmaz; ötekinin omuzlarına rızası alınmadan yüklenmiş, zamanla tabiatın değişmez kanunlarıymış gibi benimsenmesi dayatılan sorumlulukları da incelemeyi gerektirir.
Sakin olun kimse kadın düşmanı değil. Kimse renkli bayraklıları zorbalamıyor. Burada mesele, kadınların özgürleşmesini ve renkli bayraklıların varlıklarının dayatılmasının erkeklerin mağduriyetiyle yarıştırmak ya da iki cinsiyetin ve bir hastalığın tarihini birbirine karşı bir mahkemeye çevirmek değildir. Mesele, özgürlüğün sınırına gelindiğinde neden bazı eski beklentilerin hâlâ dokunulmaz kalabildiğini sormaktır. Kadının korunmaya muhtaç olduğu düşüncesi eleştirilirken erkeğin korumak zorunda olduğu varsayımının kendiliğinden sürmesi, sürdürülmesi; kadın için seçme hakkı savunulurken erkeğin savaşta, ailede ve toplumda üstlenmek zorunda bırakıldığı rollerin aynı titizlikle tartışılmaması, yetmiyormuş gibi renklilerin zulmüne hışmına uğraması gibi temel toplumsal meselelerdir.
Geçen günlerde Fransa’da moda haftası gerçekleştirildi. Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla feminizm ve renkli bayraklılar hedeflerine emin adımlarla yürüyorlar. Sosyal medyada dolaşımda etkileşim alan makyajlı, topuklu, kadın elbiseleri giymiş, kıvırtan ve kırıtan iğdiş edilmiş erkekler gördüm. Gördük. Günümüzün bu hastalıklı tarafının tam karşısında bu hastalıklı tarafın hasta ettiği o topluma bir de ataerkillik atfediliyor. İnanılır gibi değil. Tüketime dayalı bir toplum olarak Batı kadın öncelikli tüketim toplumudur. Bu anlamda anaerkil bir düzene sahiptir. Bunun devamlılığını sağlamak için ise tehlikeli, ölüm riski en yüksek olan işleri erkeklere yaptırıyor, madencilik, inşaat derin deniz balıkçılığı gibi işlerde ezici bir üstünlükle erkekler çalışıyor, düzeni devam ettirmek için çalışmasını telkin ediyor. Düzen bozulduğunda cepheye erkekleri gönderiyor. Sonra evsiz erkekler, intihar oranları, hapiste yatan suçluları göz önünde bulundurunca bir dönemin kanlı şövalyelerinin, askerlerinin, torunları bugün niye iğdiş edilmiş erkekler olarak yüz kızartıyor biraz da olsa anlamak mümkün.
Dostoyevski’nin insanı rahatsız eden dünyasında da okuyanların şahit olduğu üzere, hakikat çoğu zaman insanın kendisini haklı bulduğu yerde değil, haklılığının sınırına dayandığı yerde başlar. Gelin görün ki bu konuda, haklı olmak konusu değildir. Belki de asıl soru: Bir erkek, kendisinden beklenen fedakârlığı reddettiğinde hâlâ iyi bir erkek sayılabilir mi?
Korktuğunda, korunmak istediğinde, ailesinin geçimini tek başına üstlenemediğinde ya da ondan ölmesi istendiğinde ölmek istemediğinde insan olma hakkından yaşama hakkını yitirir mi? Dayatılan eşitlik, bu sorulara da cevap verebildiği ölçüde ahlâkî bütünlüğüne kavuşacaktır. Adalet, bir tarafın sözde toplumsal zincirlerini çözüp özgürlük dilenirken diğer tarafın hakkı hayatını gelenek, görev veya tabiat diye adlandırmak değildir.
Avrupa’nın (metafor) mezarlıkları bize yalnızca erkeklerin ne kadar çok öldüğünü, öldürüldüğünü değil, bir insanın hayatının hangi şartlarda vazgeçilebilir kabul edildiğini de düşündürtür. Savaşlar bitti, imparatorluklar çöktü, özgürlükler ilan edildi; fakat insanın başkasının beklentileri uğruna kendinden vazgeçmesini isteyen o eski ses bütünüyle susmadı. Ataerkil bir anaerkillikle beraber minarelerden dahi okunur oldu. Belki gerçek eşitlik, kadının artık kendisi için belirlenmiş hayata mahkûm edilmediği kadar, erkeğin de kendisine biçilen fedakârlığa mahkûm edilmediği gün başlayacaktır.
















