İnsan, hayatının bir döneminde kendini hiç bilmediği sokaklarda, yabancı yüzlerin arasında bulabilir. Yeni bir başlangıç yapmak, hayallerini gerçekleştirmek ya da daha iyi bir gelecek kurmak için doğup büyüdüğü yerden ayrılır. İlk zamanlar her şey farklı ve heyecan vericidir. Yeni yerler görmek, yeni insanlarla tanışmak insana iyi gelir. Fakat günler geçtikçe insan, geride bıraktığı hayatın değerini daha iyi anlamaya başlar. Bir zamanlar sıradan bulduğu evini, ailesinin sesini, hatta evdeki küçük tartışmaları bile arar. Çünkü insanın hayatında bazı şeylerin kıymeti ancak yokluklarında anlaşılır.
Gurbet, yalnızca kilometrelerle ölçülen bir uzaklık değildir. Bazen insanın içinde taşıdığı sessizliktir. Herkesin kendi telaşıyla yaşadığı bir şehirde, kimsenin seni çocukluğundan tanımamasıdır. Yorulduğunda yüzüne bakıp ne hissettiğini anlayan birinin yanında olmamasıdır. Kalabalık bir caddede yürürken bile kendini dünyadan ayrı hissetmektir. İnsan zamanla bulunduğu yere alışır, kendi düzenini kurar; fakat alışmak her zaman ait olmak anlamına gelmez.
Bazı akşamlar eve dönerken gökyüzüne bakar insan. Hava kararmış, sokak lambaları yanmış, pencerelerin ardından ailelerin akşam telaşı görünmeye başlamıştır. Bir evden yemek kokusu gelir, başka bir evde çocukların kahkahaları duyulur. İşte o an insanın zihninde kendi evi canlanır. Annesinin mutfakta hazırlık yapışı, babasının televizyon karşısındaki sessizliği, kardeşinin bitmek bilmeyen konuşmaları… Bir zamanlar önemsemeden geçtiği bu ayrıntılar, şimdi içini ısıtan hatıralara dönüşür.
Çocukluk, insanın peşini hiç bırakmayan bir iz gibidir. Aradan yıllar geçse, hayat ne kadar değişse de insanın içinde o eski evin bir odası hep açık kalır. Bayram sabahlarında erkenden uyanmak, sofraya çağrılmak, kapının çalmasıyla eve doluşan akrabalar… O günlerde mutluluğun ne kadar yakınında olduğunu bilmez insan. Büyümeyi özgürlük sanır; kendi kararlarını vermeyi, kendi ayakları üzerinde durmayı ister. Sonra bir gün özgürlüğün bazen insanı en çok sevdiği şeylerden uzaklaştırabildiğini fark eder.
Uzakta yaşayan biri için telefon, sevdikleriyle arasındaki en ince köprüdür. Bir aramayla annesinin sesini duymak, babasının nasıl olduğunu öğrenmek, kardeşinin anlattığı küçük bir olaya gülmek bütün günün yorgunluğunu hafifletebilir. Fakat konuşma bittiğinde hayat yeniden kendi sessizliğine döner. Ekranda görülen yüzler bir süre sonra kaybolur, duyulan sesler odanın içinde yankılanmadan susar. İnsan o zaman bazı şeylerin anlatılmakla değil, birlikte yaşanmakla anlam kazandığını düşünür.
Üstelik uzaklık, insanın hayatındaki değişimleri de daha görünür kılar. Bir gün annesinin saçlarına ak düştüğünü fark eder, başka bir gün babasının eskisi kadar yorulmadan yürüyemediğini öğrenir. Kardeşinin büyüdüğünü fotoğraflardan takip eder; yeğeninin ilk kelimesini, ilk adımlarını uzaktan görür. Hayat devam etmektedir ama insan bu hayatın bazı anlarına yetişemediğini hisseder. En çok da zamanın beklemediğini bilmek üzer. Çünkü kilometreleri aşmak mümkündür; fakat kaçırılan bir çocukluk anını ya da geride kalan bir günü yeniden yaşamak mümkün değildir.
Bazen insan, sevdiklerine üzülmesinler diye kendi sıkıntılarını saklar. Telefonda ne kadar yorulduğunu anlatmaz, yalnız kaldığı gecelerden söz etmez. Her şeyin yolunda olduğunu söyler. Belki gerçekten de hayatını sürdürüyordur, işine gidiyor, sorumluluklarını yerine getiriyordur. Ama güçlü olmak, hiç kırılmamak demek değildir. İnsan bazen yalnızca birinin kendisine çay koymasını, karşısına oturup hâlini sormasını ister. Her şeyi tek başına halletmek zorunda olmadığı bir yere ihtiyaç duyar.
Yine de gurbetin insana öğrettiği güzel şeyler de vardır. Kendi emeğinin değerini anlamak, zorluklarla baş etmeyi öğrenmek, küçük mutlulukların farkına varmak bunlardan bazılarıdır. İnsan uzaklarda kendi gücünü keşfeder; ne kadar dayanıklı olduğunu, hangi hayallerinden vazgeçemeyeceğini öğrenir. Belki de bu yolculuk yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değil, insanın kendini tanımasıdır. Fakat bütün bu kazanımların arasında değişmeyen bir gerçek vardır: Başarılarını paylaşabileceği insanlar yanında olduğunda mutluluk daha anlamlıdır.
Aile, insanın hayata tutunmasını sağlayan görünmez bir bağdır. Bazen uzakta olsan da onların dualarıyla güç bulur, bir gün yeniden kavuşacağın düşüncesiyle yoluna devam edersin. Zor bir günün sonunda annenin sesini hatırlamak, babanın sana duyduğu güveni düşünmek bile yeniden ayağa kalkmana yardımcı olur. Çünkü bazı sevgiler, mesafeyle eksilmek yerine insanın içinde daha derin bir yer edinir.
Belki bir gün uzun zamandır beklenen yolculuk başlayacaktır. Valiz hazırlanacak, bilet alınacak, günler saatlere bölünecektir. Yol boyunca insanın aklından binlerce düşünce geçecek: Acaba herkes nasıl görünecek, ev aynı kokacak mı, annem kapıyı açtığında ne söyleyeceğim? Sonra o tanıdık kapı görünecek. Birkaç adım sonra bütün bekleyiş sona erecektir. Belki gözler dolacak, belki kimse konuşamayacaktır. Çünkü bazı duygular dile getirildiğinde küçülür gibi gelir insana. Oysa bir sarılmanın içine yılların yorgunluğu, kırgınlıkları ve sevinci sığabilir.
İnsan o an anlar ki özlediği yalnızca bir ev ya da bir şehir değildir. Kendisine ait olan zamanı, koşulsuz kabul edildiği ortamı ve hayatın yükünü paylaşabildiği insanları özlemiştir. Dünyanın başka bir yerinde ne kadar güzel bir hayat kurarsa kursun, ailesinin yanında hissettiği güvenin yeri ayrıdır.
Belki de insanın en büyük sınavlarından biri, sevdiği insanlardan uzakta yaşarken onlara olan bağını koruyabilmektir. Günler yoğunlaşsa, yollar uzasa, hayat başka yönlere savursa bile sevgiyi ertelememek gerekir. Çünkü bir telefon görüşmesi, içten söylenmiş birkaç güzel söz ya da fırsat bulunduğunda yapılan bir ziyaret, aradaki mesafeyi bir parça olsun azaltabilir.
Sonunda insan nereye giderse gitsin, içinde taşıdığı evden bütünüyle ayrılamaz. O ev, çocukluğunun anılarında, annesinin sesinde, babasının öğütlerinde ve birlikte geçirilen günlerin izlerinde yaşamaya devam eder. İnsan bazen yabancı bir şehirde başını yastığa koyduğunda gözlerini kapatıp kendini o evde hayal eder. Bir süreliğine de olsa bütün yollar kısalır, bütün uzaklıklar anlamını yitirir.
Çünkü gurbet, insana yalnızca ayrılığı öğretmez; sevmenin ne kadar derin, zamanın ne kadar kıymetli olduğunu da gösterir. Ve insan bütün zorluklara rağmen yürümeye devam eder. Bir gün yeniden aynı sofraya oturabilmek, sevdiklerinin yüzüne doyasıya bakabilmek ve hiçbir yere yetişmek zorunda kalmadan onlarla vakit geçirebilmek için…
Çünkü dünyanın neresinde olursak olalım, insanın kendini en güvende hissettiği yer, sevgisinin karşılık bulduğu yerdir. Bazen o yer bir ev, bazen bir şehir ama en çok da ailesinin yanıdır.

















