Bir şeyler yazabilmek, bana kalırsa bu dünyada bir insana bahşedilmiş en güzel armağanlardan biridir. Yazmak; kelimelerle dans edebilmek, sessizliğin içinden anlam çıkarabilmektir. İnsan bazen koskoca bir hiçliğin ortasında kalır ama yine de başka kalplere merhem olacak, yaraları biraz olsun sarabilecek cümleler kurabilir. İşte yazının büyüsü tam da burada başlar.
Yazmak benim için, gökyüzündeki bulutların güzelliğini bir insanın ruhuna benzetmektir bazen. Kimi zaman unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri yeniden gün ışığına çıkarmak, kimi zaman da kabuk bağlamış bir yarayı usulca yoklamaktır. Çünkü kabuk tutan yaralar artık eskisi kadar can yakmaz. Hatta bazıları, insanın yüzünde buruk ama güzel bir tebessüm bırakır.
Unutmamak gerekir ki her yara bir gün iyileşir. Her acı zamanla kabuk bağlar; bu, insanoğlunun yaradılışında vardır. “Gelmez” denilen gelir, “geçmez” denilen geçer. Sonsuza dek kalacağını sandığımız şeyler bile bir gün usulca çekip gider. Asıl önemli olan, geriye sende ne bıraktığı ve sana ne öğrettiğidir.
Her fırtınanın bir sonu vardır. En karanlık gece bile sonunda sabaha kavuşur. Mühim olan, o hengâmenin içinden kalbini kirletmeden çıkabilmektir. Her şeye rağmen incitmeden, kırmadan, güzel kalabilmek…
Ben koyu renkleri çok severim; bu yüzden geceye olan sevgim bambaşkadır. Ama bahar geldiğinde, hele bir de taptaze mayıs papatyalarını gördüysem, içimde uçuşan kelebeklere engel olamam. O an gözlerimi kapatır, ruhumun derinliklerinde hâlâ yaşayan küçük kızın mutluluğunu sessizce dinlerim.
Gecenin huzuru, gökyüzünün ışıldayan maviliğini bastırmamalı. Çünkü hayatın her anı, içinde yaşanmaya değer bir anlam taşır. Yeter ki insan, hayatın fısıldadığı o küçük mesajları dikkatle dinlemeyi bilsin.

















