Günümüz toplumunda insan ilişkileri giderek anlamdan çok işleve dayalı biçimde kurulmaktadır. Dostluklar, romantik bağlar ve hatta aile ilişkileri bile çoğu zaman “ne sağladığı” üzerinden değerlendirilmektedir. Bu durum, ilişkilerin birer amaç olmaktan çıkıp araca dönüşmesine yol açmakta; insan, insan için bir değer olmaktan çok geçici bir kaynak olarak görülmektedir.
Bu dönüşümü yalnızca bireysel bencillik ya da ahlaki bir yozlaşma ile açıklamak yetersizdir. İlişkilerin araçsallaşması, rekabetin, güvencesizliğin ve performans odaklı yaşam biçiminin egemen olduğu modern toplumsal yapının bir sonucudur. Birey, hem ekonomik hem de sosyal alanda sürekli olarak kendini kanıtlamak zorunda bırakıldıkça, ilişkiler de bu mantığın içine çekilmektedir. Böylece bağ kurmak yerini fayda üretmeye, süreklilik ise geçiciliğe bırakmaktadır.
Dijitalleşme bu süreci daha görünür hâle getirmiştir. Sosyal ilişkiler, temasın ve karşılıklılığın zayıfladığı; kolayca başlatılıp aynı kolaylıkla sonlandırılabilen bağlantılara dönüşmüştür. Bu bağlamda kopuşlar genellikle açık bir yüzleşmeyle değil, sessiz bir yok sayma ile gerçekleşmektedir. Görmezden gelmek, modern ilişkilerin en yaygın bitiş biçimlerinden biri hâline gelmiştir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, ilişkilerin araçsallaşması yalnızca başkalarını nesneleştirmekle sınırlı değildir; bireyin kendisini de bir performans nesnesi olarak algılamasına yol açmaktadır. İnsan, başkaları için ne kadar “işe yaradığı” ölçüsünde değerli olduğunu düşünmeye başlamaktadır. Bu durum, karşılıklı bir yabancılaşma üretmekte ve toplumsal bağların içini boşaltmaktadır.
Sonuç olarak, ilişkilerin araçsallaşması bireysel tercihlerden çok, modern toplumun dayattığı bir ilişki biçimidir. Bu durumu anlamak, insanları suçlamaktan ziyade, insanı fayda üzerinden tanımlayan toplumsal düzeni sorgulamayı gerektirir. Belki de bugün asıl mesele, ilişkilerin neden bu kadar kırılgan olduğu değil; onları anlam ve sorumluluk temelinde kurmanın neden giderek zorlaştığıdır.



















