Cama düşen yağmur damlalarıyla içime usul usul akan sükûnet…
Ah, dışarıda renkler solarken içimde eksilenleri hatırlatan sonbaharın marifeti midir bu?
İçeriye ya da dışarıya açılan bir pencere çok şey vadeder. Tıpkı gerçeği sessizlikte bulmak gibi…
Bir zamanlar içimi kıpır kıpır eden şeylerin artık aynı karşılığı bulamaması… Tanıdığım ama artık yaşayamadığım o his…
Ne kadar tanıdık olursa olsun; o arzulanan kavuşma, özlenen karşılaşma, anılardaki manzara veya ihtiyaç duyulan ses… Her neyse, zamanla içimdeki değeri değişti. Üstelik ben bu değişimin ne zaman başladığını tam olarak bilemiyorum. Çok sabretmenin sonu soğumaktır, derler.
Dışarıdan bakıldığında her şey olağan akışında ilerlerken iç dünyamda bir şeyler yer değiştiriyordu. Bu değişimi fark etmek, bir gün pencerenin ardından buğulu cama düşen yağmur damlalarını seyrederken dallarından kopup etrafa savrulan sararmış yaprakları görmek ve mevsimin değiştiğini anlamak gibiydi sanki…
Oysa hiçbir şey bir anda sona ermedi.
Heyecanlarım, sabırsızlıklarım zamanla hâl değiştirdi. Yaşadığım hayal kırıklıkları içimdeki hevesi ve coşkuyu azalttı. Hayatımın tekrara düşmesi, beklentilerimi ve heyecanlarımı köreltti. Gelen günler geçen günlerden farksızlaştıkça umutlarım da yoruldu. Ve sonunda tükendim.
Hiç durmadan, arkama bakmadan uzun süre yürüdüğüm yolda takatim kalmayınca geriye dönüp bakabildim. Ancak o zaman, hiç istemediğim kadar mesafe kat ettiğimi ve hiç istemediğim bir yere kadar geldiğimi fark ettim. Artık bir şeye ihtiyaç duymam, o şeyle ilgili hâlâ bir umudum olduğunu göstermiyordu. Çünkü bir şeyi istemem ile o şeye inanmam arasındaki bağ kopmuştu.
İnsan arzuladığı şeyden vazgeçmese de o şeyle ilgili umudu tükenirmiş. Bu umutsuzluksa, umutsuzluktur. Bunu yumuşatmaya, başka bir anlam yüklemeye gerek yoktur. Ve belki de içimdeki o boşluk tam olarak buradan doğdu.
Geçen yıllarla birlikte eski hayallerimle aramdaki mesafe, uzak yolları andırmaya başladı. Bu yollar, içimde başlangıcını bulamadığım karmakarışık labirentlere dönüştü. Başlangıçtaki heyecanıma dönmekse giderek imkânsızlaştı. Hem bu, tek bir şeyle ilgili de değil, hayatımın bütünüyle ilgili bir şeydi.
Kalbim mi beni bıraktı…
Ben mi kalbimi bıraktım bir yerlerde?
Her nedense “Ruhumun Kalbi” yok artık…
Oysa cıvıl cıvıl bir ilkbahardı yolun başı. Ne çabuk tükendi neşe, ne çabuk sonbahar oldu… Hayret!
















