Burası, kitap sayfalarının hışırtıları, bastırılmış öksürükler, yarım bırakılmış esnemeler ve birbirinin dikkatini dağıtmamak için alçaltılmış küçük fısıltılarla yaşayan bir kütüphane. Öyle bir sessizlik ki burada, insan kendi düşüncelerinin sesini bile fazla buluyor. Herkes kendi dünyasına çekilmiş; kimi satırların arasında kaybolmuş, kimi bir cümlenin üzerinde uzun uzun durmuş, kimi de belki kitabından çok, kendi içindeki bir şeyleri okumaya çalışıyor. Ahşap raflardan yayılan hafif kitap kokusu, sayfaların kendine has o kuru kokusuna karışıyor. Pencerelerden süzülen ışık, masaların üzerine sessizce düşüyor; toz zerreleri bile sanki bu sessizliğe ayak uydurmuş gibi ağır ağır havada süzülüyor.
Bense burada, masanın üzerinde duran, zemini vişne çürüğü dokulu ipek cilt beziyle kaplı, gümüş yaldızlı ve kabartmalı harfleriyle el yazması bir eseri andıran bu kitabı inceliyorum. Harf uçlarının kıvrımlarını parmağınızı üzerinde gezdirirken hissedebileceğiniz kadar belirgin olan o zarif kaligrafi, ışık vurdukça parıldıyor; kitabın kenarlarını çerçeveleyen, adeta canlı bir sarmaşığı andıran desenlerse kapağa bambaşka bir ihtişam katıyor. Bütün bu özen, kapağın ardında nasıl bir dünyanın saklı olabileceğini düşündürüyor.
Kitabın üzerinde gözlerimi gezdirdikçe her ayrıntının özellikle seçilmiş olduğunu düşünüyorum. Sanki kapağı hazırlayan kişi, onu yalnızca bir kitabın dış yüzü olarak değil, başlı başına görülmeye değer bir eser olarak tasarlamış. Elimi kapağa uzatıp dokunmakla dokunmamak arasında bir an kararsız kalıyorum. Sonunda parmak uçlarımı o kabartmalı harflerin üzerinde gezdiriyorum. Dokusu, hissettiğim gerçek dünyama; ihtişamı, zarafeti hayal dünyama göz kırpıyor.
Burada meşgul olduğum tek şey, zengin görünümüyle adeta beni büyüleyen bu kitap. Onu açıp okumaktan çok, uzun uzun kapağını incelemekle meşgul olmam beni şaşırtıyor. Neden kapağını seyretme isteğim, bir an önce içindekileri görme ve okuma isteğime baskın geliyor, bilmiyorum. Belki de boşa zaman geçirdiğimi düşünmüyorum. Belki de önümde duran bu kitap kapağı, uzun uzun seyredilmeyi hak edecek kadar emek harcanmış olduğu içindir.
Fakat burada sessizlik bozulmaya başlıyor. Sanki etrafımda fısıltılar, kıpırdanmalar çoğalıyor. Belli ki masamın üzerinde duran bu kitap herkesin dikkatini çekiyor. Kendi aralarında, kitabı inceleme meraklarından ve içindekileri görme isteklerinden söz ediyorlar. Ya da ben öyle sanıyorum. Neden olmasın? Bu kitap, kapağıyla herkesin ilgisini çekebilir; onlarda da hayranlık uyandırabilir. Tıpkı beni büyülediği gibi onları da büyüleyebilir.
Bir an kitabı kendime biraz daha yaklaştırıyorum. Sanki masanın üzerinde yalnızca bana ait bir şey varmış gibi. Etrafımdaki fısıltılar çoğaldıkça içimde garip bir acele beliriyor. Henüz kitabın tek bir sayfasını bile görmemiş olmama rağmen, onu başkasının elinde düşünmek bile hoşuma gitmiyor.
Kimsenin herhangi bir bahaneyle onu benden istemesine fırsat vermeden içindekileri görmem lazım. Hem onunla meşgul olduğumu görürlerse onu benden alamazlar. Etrafımdaki bütün sesleri susturup derin bir nefes alıyorum.
Şimdi onu okumaya hazırım.
Evet, başlıyorum.
Kitabı iki elimle kavrayıp yüzüme doğru yaklaştırıyorum. Sonra sağ elimle kapağı, minik bir kedinin sırtını okşar gibi, baştan aşağı nazikçe okşuyorum. Yavaşça işaret parmağımla kapağı kaldırırken içimdeki kelebekler dans ediyor.
İlk sayfa bomboş.
Bir an şaşkınlıkla donup kalıyorum. Sonra belki de ilk sayfada bir şey olmaması gerektiğini düşünüyorum. Belki bir sonraki sayfada başlayacaktır.
Hemen panikle ikinci sayfayı çeviriyorum. O da boş.
Kaşlarımın arasına belli belirsiz bir çizgi yerleşiyor. Kitabın sayfalarını yanlış gördüğümü düşünüyorum. Parmaklarım bu kez daha hızlı hareket ediyor.
Birbiri ardına çevirdiğim sayfalar, karşıma aynı boşlukla çıkıyor. Bomboş, bembeyaz sayfalar uzayıp gidiyor. Her çevirdiğim sayfada içimdeki o küçük umut biraz daha azalıyor. Bir sonraki sayfada mutlaka bir cümle, bir kelime, küçücük bir iz bulacağımı düşünerek çevirmeye devam ediyorum.
Ama yok.
Ne bir harf var ne bir nokta ne de okunmayı bekleyen küçücük bir kelime…
Sadece hiçlik…
İçimdeki kelebekler birer birer susuyor. Gözlerimdeki ışıltı da yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Kitabın arka kapağına işaret parmağımla dokunduğumda, bomboş sayfaların da sonuna geliyorum.
Kapak kapanıyor. Kitap, yüreğimde hayal kırıklığı, içimde hüsran olarak bir süre daha elimde kalıyor.
Ardından kitabı masanın üzerinde öylece bırakıyorum. Az önce hayranlıkla baktığım kapağa şimdi aynı gözlerle bakamıyorum. Gümüş yaldızlar hâlâ parlıyor, kabartmalı harfler hâlâ yerli yerinde duruyor, sarmaşığı andıran desenler hâlâ aynı zarafetle kapağın kenarlarını çevreliyor. Fakat artık hiçbirinin bende uyandırdığı his aynı değil.
Kitabı aldığım rafa kaldırmam, kapağını seyrettiğim zamandan daha fazla sürüyor. Evet, geçen zaman boşunaymış; en sonunda anlıyorum. Acaba burada, bu kitap gibi cildi pahalı, kapağı yaldızlı fakat içi bomboş, kim bilir kaç kitap var? Böyle bir kitapla yeniden karşılaşmak istemem doğrusu.
Rafa kitabı yerleştirirken bir an dönüp kapağına son kez bakıyorum. Az önce beni kendine çeken o ihtişam, şimdi yalnızca dışarıdan görünen bir şey gibi geliyor. Elimi raftan çekiyorum ve olduğum yerde birkaç saniye daha duruyorum.
Yine burada, raflar arasında gezinirken ilgimi çekecek, gerçek hazinelerin arasına gizlenmiş, değersiz, içi boş kitaplar mutlaka karşıma çıkacak; biliyorum. Ama bu defa elimi onlardan herhangi birine uzatmamayı kendim seçebilirim. Bir kere hüsrana uğradım diye ömür boyu kitap okumaktan, bu yaşayan kütüphaneden vazgeçemem.
















