İncinmek!.. ve incitmemek!
İncitmemeyi denemek ve yol almak daha kolay geliyor!
Peki ya incinmemek!
İşte bu o kadar kolay değil!
İncinmemek üzerine düşünürken, önce bizi inciten o eylemi ve o eylemin failini zihnimizde bir tartıya çıkaralım. Hemen ardından, o nefretle karşıladığımız, kendimizi kötü ve acınası hissettiren eylemin bir başka versiyonunun kendi içimizde de mevcut olabileceği ihtimalini düşünüp kendimizi samimiyetle eleştirelim. Belki de hayattaki en büyük yanılma payımız, her ne olursa olsun kendimizi mutlak bir masumiyet zırhına büründürmemizdir. İşte ruhsal bir tamiri başlatmak gerekiyorsa, tam da bu sahte masumiyet algısından başlamak lazımdır. Eğer iddia ettiğin kadar masum olsaydın, zaten kendi yaşadığın ile muhatabının sana yaptığını bir kıyasın içine sokmazdın. Unutmamak gerekir ki, bir işin içinde kıyas varsa, bu aynı zamanda içinde gizli bir iddiayı da barındırır. Bu kıyas; “Benim yaptığım ve onun yaptığı” şeklinde iki eylemi bir ringe çıkarmak, iyiliği ve sabrı başlı başına bir yarış hâline getirmektir. “Haydi bakalım, güçlü olan kazansın ya da güçlü delil getiren üste çıksın.” diyerek kelimeleri ve cümleleri zihin dünyamızın bir o köşesine, bir bu köşesine savurur dururuz. Yapılan maddi iyilikleri “üç ona, bir bana” diye saymaya başladığımızda ya da sabredilen bir durumu ya derin bir sessizliğe veya görkemli bir ilana dönüştürdüğümüzde, iyilikler ve kötülükler çoktan sayıya dökülmüş demektir. Eğer bu manevi süreçler birer sayısal döküme dönüştüyse, bu formül baştan yanlıştır ve bu problemin sonu her zaman “kalanlı” çıkmaya mahkûmdur.
Hâlbuki iki kişi aynı düzlemde, eşit bir varoluşta olabilir. Farklı özelliklerin birer yarışma konusu değil, birer zenginlik olduğunu idrak etmek gerekir. Kişi, enerjisini dışarıdaki hesaplara değil, sadece kendi olmaya endekslemelidir. Yaptıklarını dünle birlikte orada bırakmalı, geçmişin kiriyle önünü kirletmemelidir. Dün olanları arkada bırakmak bir tercih değil, bir zorunluluktur; çünkü dün yaşananları getirip bugünün önüne yığdıkça, insan kendi yolunu kapatacaktır. Bu yükle ne anını sağlıklı inşa edebilir ne de geleceği için samimi bir ümit besleyebilir. Temiz bir beyin, ancak temiz bir idrak yapısıyla inşa edilir. Kişinin kendi “iyi” eylemlerini sürekli hafızasında canlı tutması, onu muhatabına karşı içten içe yenen bir mekanizmaya, yani kendini dondurmaya dönüştürür. Bu durum, her an yeni bir karşılaştırma yapmayı besleyecek sinsi bir hazır olma hâlidir.
İnsan yaş aldıkça daha çok birikim mi yapıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Bu birikim sadece maddi bir kazanç da değildir; sanki yaşadıklarının her karesini, o kirlilikleri kırpıp zihin tahtasına birer fiş gibi iğneliyor insan. Yeri geldiğinde, konu neyse hemen o eski fişi indirip başlıyor okumaya ya da sayıp dökmeye. Bu yargılama süreci tabii ki önce kendi içindeki hayali mahkemede gerçekleşiyor. Mahkemenin tek hâkimi kendisi olduğu için de sonuç kaçınılmaz olarak bencilce bir hükme bağlanıyor. Çıkan tüm neticeler kendinden yana olunca, haklılık payı hep onda kalıyor ve bu durum onu gittikçe yalnızlaştırıyor. İncinmeyi artık kaçınılmaz bir kader olarak görüp, sürekli “Hep ben incitiliyorum, hep benim hakkıma giriliyor.” diyerek mağduriyeti içselleştiriyor. “Bak yine de sabrediyorum.” diyerek de bu mağduriyetten bir enaniyet payı çıkarıp kendi nefsini nemalandırıyor. Nefis bu; her zaman bir nemanın, bir çıkarın peşindedir. Bu sinsi beslenmeyi terk etmediği sürece insan incinmeye devam edecek, ancak bunun farkına varmayacaktır.
Kendine sürekli haklılık payı çıkardıkça, bu durum kişiyi aksi yönde motive eder. Oysa biraz şunu denemek gerekir: Muhatabında yanlış gördüğün bir şeyi hatırladığın anda, kendi yanlışınla onu eşleştirmediğin sürece bu durumdan kazançlı çıkarsın. “Hep ben mi, neden hep bana oluyor?” diye sızlanmayı bırakıp bir bakmak lazım: Şu an neredesin, ne hâldesin? Bir savaşın ortasında değilsin, başının üzerinden savaş uçakları geçmiyor, kulakların siren sesleriyle yankılanmıyor. Güvenli bir yerdesin; aç değilsin, açıkta değilsin, çıplak veya esir değilsin. Belki de senin gibi birinin sana karşı yaptığı eylemleri sadece yanlış ya da eksik yorumluyorsun. Eğer “Hayır, tüm bunları o bilerek yaptı, bana hem bedensel hem duygusal eziyet etti.” diyorsan, o zaman kendine şunu sor: Sen de şimdi aynısını ona yapacaksan, onunla arandaki fark ne olacak? Aynısını yaptığında gerçekten rahatlayıp huzur bulacak mısın? Hadi bir dene bakalım, buna gerçekten cesaret edebilecek misin? Yoksa acaba durup beklesen, bir mola versen, “Belki de onun düşündüğünü ben yanlış değerlendiriyorum.” diyerek bir es mi versen?
Gördüğün gibi, fevri davranmadığın sürece önünde birçok seçenek beliriyor. Zaman, senin yerine en güçlü savunmayı yapacaktır. Hatta belki zamanla kendi savunmanı bir kenara bırakıp, o çok kızdığın muhatabın için bir savunma süreci başlatacaksın. Göreceksin ki, sadece kendi emniyetine ve haklılığına güvenmen seni aslında daha zayıf hâle getirmiş. Bir önceki katı düşüncelerine acıyarak bakacak; ne kadar çabuk karar verip haklı olduğunu düşünmenin seni aslında ne kadar basitleştirdiğini anlayacaksın. İncinmemek, bütünüyle sana ait bir eylemdir ve bu eylemin faili dışarısı değil, sensin. İncinmemek, incitmemekten çok daha büyük bir güç gerektiren bir üst kimliktir. Bu makama ulaşmak kolay değildir; bunun için büyük bir gayreti sürekliliğe dönüştürmek gerekir. Elbette her ilişkide ve her diyalogda bunu mükemmel şekilde gerçekleştirmeyi beklemek yanlış bir başlangıç olabilir. Kişi ancak yapabildiklerini adım adım artırarak yol alabilir. Bu her zaman aynı periyotta gitmeyebilir; bazen insan gaflette değil, tam bir farkındalık hâlinde olur ve ilişkide kendine düşen payı başarıyla yönetir. Bazen de duygusal bir zayıflık anına denk gelir, modu düşer ve yine o bildik “incinmişlik” neticesini yaşar. Hayat budur; her anı önceden programlanacak kadar katı ve net değildir.



















