Geçmişten günümüze pek çok düşünür, varoluş üzerine kafa yormuş ve bu alana dair özgün kavramlar geliştirmiştir. Kimilerine göre varoluşun net bir tanımı yokken, kimilerine göre son derece yalın bir karşılığı vardır. Gerçeğin kendisine ulaşmak ve ona tutunmak için gelin, zihnimizdeki tüm ezberleri bir kenara bırakıp bu düşünürlerin sesine kulak verelim.
Hepsinin aynı masa etrafında toplandığını düşleyelim…
Weil, varoluşçuluğu bir iç bunalım olarak görür. Gerçekliğin yalnızca acıdan ibaret olduğu, yaşamanın bir zorunluluğa dönüştüğü bu bunalım durumu, onun varoluş tanımının temelini oluşturur. Mounier de benzer bir çizgide durur; ona göre varoluşçuluk umutsuzluktan başka bir şey değildir ve anlamlı bir hayattan söz etmek imkânsızdır.
Hamlin bunaltıya, Banfi kötümserliğe, Wahl başkaldırıya, Marcel özgürlüğe, Lucas ise idealizme vurgu yapar. Her biri, kavramın bütüncül bir yorumunu sunmak yerine masaya kendi pencerelerinden gördüklerini bırakır. Yaşadıkları dönemi ve toplumsal koşulları göz önüne aldığımızda, önerdikleri tanımların içinde bulundukları kaos ve kargaşadan beslendiği açıkça görülür. Peki, tüm bu farklı yorumları bir araya getirdiğimizde “öz hakiki” varoluşçuluğa ulaşabilir miyiz? Göreceli ve yaşamla iç içe geçmiş bu yanıtlar üzerinden tek bir ortak paydaya varmak mümkün müdür?
Bu soruya en doğrudan yanıtı Jean-Paul Sartre verir. Onun varoluş felsefesi, kalıplaşmış kabullerin dışına çıkar. Sadece insan söz konusu olduğunda öz, varoluştan önce gelmez. İnsan önce vardır; ardından kendi özünü adım adım inşa eder. Bu inşa süreci dünyayla temas ederek, acı çekerek ve savaşarak gerçekleşir. Kendini dönüştürme yolu yaşam boyunca kapanmaz; insan yeni mücadeleler ve acılarla özünü yoğurmaya devam eder. Kısacası varoluş, özden önce gelir. Bütün bu tartışmaların ışığında varoluşçuluk; ruhsal alanı, öznel tutumları ve düşünme biçimlerini kapsayan bir zemine oturur.
Rittler varoluşçuluğu şöyle özetler: “Köklerinden kopmuş, topluma yabancılaşmış, mutsuz insan varlığı…” Bu yaklaşımla paralellik gösteren Tillich ise makineleşen dünyanın insan üzerindeki etkisine dikkat çeker. Ona göre insan, kendi kurduğu düzenin ve çalıştırdığı makinenin buyruğu altına girerek nesneleşir. Sanayileşen ve makineleşen toplumun oluşturduğu en büyük tedirginlik, sınıf farklılıklarının derinleşmesi ve buna bağlı olarak varoluşsal kimliklerin dönüşmesidir. Birey; zamanla kendi kimliğine yabancılaşır, toplumdan uzaklaşır ve yalnızlaşır. Sartre’ın ifadesiyle; nedensiz ve anlamsız bir varlık olarak, dış koşulların belirlediği rolleri tamamlamaktan öteye geçemez.
Jaspers, bireyin tüm yaşamına müdahale eden ve insanı âdeta yutan “devlet” mekanizmasından dert yanar. Sartre’ın yapıtlarında kurguladığı karakterlerin özgürlük anlayışı da bu noktada sorgulanır: Topluma dahil olmuş bu bireylerin en büyük gücü; dünyadan kaçmak, kendinden uzaklaşmak, üzerlerindeki tüm baskılardan sıyrılmak ve yok olmaktır. İnsan, baskı altında ezildiği hissiyle gerçeklik ile kendi meydana getirdiği sıkıntılar arasında bocalar. Toplumun biçimlendirdiği birey, kendi özünü bu soğuk dünyada kendisine sunulan rollerde bulduğunu sanır. Böylece, kendisine sipariş edilmiş bir hayatın içinde; gerçek ile sahte varlık arasındaki ayrımı yitirmiş, gerçeğin yalnızca acı ve mutsuzluktan ibaret olduğuna inanmış bir biçimde boşlukta nefes almaya devam eder.
Peki, gerçek gerçekten bu mu? Yoksa bu da diğer yaşantılar gibi bize sunulan bir illüzyondan mı ibaret? İçimizdeki o boşluk neyle dolar? Gerçek varoluş bize yansıtılan mıdır, yoksa derinlerde bir yerde keşfedilmeyi mi bekliyor?

















