Konuştuklarımız kadar önemi yoktu yazdıklarımızın, biliyorum. Bilerek devam ediyorum yazmaya insanların unutmak istediklerini… Oysa bence yazmak, söylenemeyen kelimelerin hayata karışmış hâliydi. Çayın içinde eriyen şeker kırıntıları gibi çoğu kimse fark etmedi.
İnsanlarca, yaşadıklarımız kadar önemi yoktu yaşayamadıklarımızın! Yüksek sese gerek duymazdı oysa kalbiyle konuşanlar… Yaşamın gürültüsünden duyulmadı hiç kalbimizin sesi! Yaşanamamışlıkların buruk ukdesi, hayal kırıklıkları gibi yutkundukça takılırdı boğazımıza, geçmezdi. Bir ağaç dalı kırılınca tomurcuğundan ne kadar sularsan sula, çiçek vermezdi. Üstelik haddinden fazla suladığın her çiçek daha erken yitip giderdi. Yaşamda her şey denge isterdi. Mesele ölçülü olmakta gizliydi. Aşırılığın olduğu her yerin sonu viraneydi. Hassas kalplere dünya çok ağır gelirdi. Derin bir iç çekişti bu yüzden ömrümün baharları… Anlamadı insanoğlu ve anlayamadı. Çoğu zaman da anlaşılamadı.
Yaşamak biraz yazdıklarımızın, biraz da yaşayamadıklarımızın toplamıydı. Ne zaman çok güzel şeyler olsa, belki de hüzünlere hazırlamalıydı insan bu yüzden kalbini… Mutluluk, bir anlık mutsuzluğun varlığını unutmaktı, kim bilir belki. O peşi sıra gelen hüzünleri insan, bir anlık mutluluk gafletiyle akıl edemedi. Düşünemedi insanoğlu, aynı hatalara iki kez düşünce dizlerinin değil, düşlerinin kanayacağını!
Telaşlıydı belki de yaşamak; bunca telaşın arasında yazmak, bu telaşa ara vermekti. Yavaşlamaktı çağın hızına inat! Peki ya yaşayamamak, koşarken varamamak, yetiştiğimizi sanıp bitiş çizgisinde yere kapaklanmak! Neyse, kazanmak şart mı, boşver… Bir tebessüm kondurup dudaklarına, yola umutla devam etmeli insan, üstelik güzel günlere gider gibi yaparak… Belki o vakit yaşamak rüyası gerçeğe dönüşür ve yazmak bizi yaşamın keşmekşeşinde ansızın kendimize getirir.

















