Hayal, insan zihninin en eski, en derin ve en vazgeçilmez üretken fonksiyonlarından biridir. Birey, somut dünyanın dar sınırları içinde sıkıştığında içsel bir genişlik oluşturmak için hayale yönelir. Bu nedenle hayal kurmak yalnızca bir eğilim değil; insan ruhunun varoluşsal bir ihtiyacıdır. Ancak her hayal insanı yüceltmez. Bazıları tıpkı merdiven altı üretimler gibi, zihnin steril olmayan karanlık koridorlarında oluşur ve bireyin ruh bütünlüğüne zarar verir. İşte “merdiven altı hayaller” bu noktada belirir: gerçekle zayıf bir bağ kuran, mantık zemini kırık, insanın ruh enerjisini tüketen hayaller.
İnsan, yaşamın yıpratıcı akışı içinde yorulduğunda, umudunu canlı tutmak adına hayale sığınır. Hayaller; mücadeleyi, sebatı ve motivasyonu diri tutan psikolojik bir yapı taşına dönüşür. Zihin geleceği tasarlarken yalnız ileriyi kurgulamaz, geçmişi de yeniden anlamlandırır. “Ne güzel günlerdi…” cümlesi bile hafızanın yeniden inşa edilmesidir. Bu yönüyle hayal kurmak yalnız geleceği değil, geçmişi ve anı da kuşatan geniş bir zihinsel eylemdir.
Ne var ki insan zaman zaman kendisini yoran, sınırlarını zorlayan ve gerçekleşmesi mümkün olmayan hayaller de kurar. Bu tür hayaller çoğu kez bilinçaltının düzensiz tortularından doğar. Hakikat zemini olmayan bu beklentiler, bireyin yaşam alanını daraltır, zihinsel esnekliğini zayıflatır ve ruh üzerinde baskı oluşturur. Psikolojik literatürde bu durum, “beklenti uyumsuzluğu” veya “bilişsel deformasyon” olarak tanımlanır; birey beklentilerini hakikatin önüne geçirerek hem anı hem geleceği hem de hiç olmayanı aynı anda düşünmeye başlar. Hayatın odağı bulanır.
Tam da burada ikinci metafor devreye girer: Hayal Denizinde Bir Mâhî.
Balık suyun içinde yüzmeyi öğrenmez; çünkü su onun tabiatıdır. Yüzmek balık için bir beceri değil, varoluşun doğal akışıdır. Bu yüzden balık yüzmekten yorulmaz. İnsan içinse durum çok daha karmaşıktır: geniş bir hayal denizine sahip olmak, o denizde doğru şekilde yüzebileceği anlamına gelmez. İnsan çoğu zaman kendi tabiatına aykırı hayaller kurar; tıpkı susuz kalınca nefes alamayacak bir balığın karada yaşamayı hayal etmesi gibi.
Bu tür tabiat dışı hayaller, insanı yükseltmediği gibi ruhunda bir daralma oluşturur. Çünkü zihnin doğal mecra dışına sürüklenmesi, hayalin hafifliğini değil, beklentilerin ağırlığını doğurur. Hakikate uygun olmayan hayaller yalnız bireyi yormaz; kişinin iç dünya akışını da bozar.
Buna karşın gerçek hayal, insanın kendi hakikatiyle uyumlu olduğunda iradeyi güçlendirir, umudu çoğaltır ve yaşamı genişletir. Merdiven metaforu bu ayrımı berraklaştırır:
Kırık bir merdiven bile insanı zirveye ulaştırabilir; sağlam bir merdivenle bile tereddüt eden yükselemez. Ama tamamen basamağı olmayan bir merdiven yani hiçbir hakikat zeminine dayanmayan hayal kaçınılmaz olarak hayal kırıklığına dönüşür.
Aynı şekilde yanlış denizde yüzen bir mâhî de yorulur; doğru denizde olan ise hiç yorulmaz.
İnsanın ruhu da böyle bir denize benzer: doğru hayal onu diriltir, yanlış hayal ise sessizce kurutur.
Kendi Hayallerinin Mimarı Olmak
Toplumsal düzlemde bireylerin yaşadığı en büyük kırılmalardan biri, başkalarının hayatlarına özenme eğilimidir. Modern dünyanın sunduğu parlak imgeler, insanları kendi gerçeğinden uzaklaştırarak “başkalarının hayatında yaşamaya” sevk eder. Oysa bireyin özgün kişilik gelişimi taklitten değil, kendi potansiyelini keşfetmekten beslenir. Başkasının hayatına duyulan özenti, kıskançlık veya kopyalama çabası; insanın kendi ruh mimarisini zayıflatır, kendi iç cevherini görünmez kılar. Akademik çalışmalar da göstermektedir ki kişiye ait olmayan hedeflerin içselleştirilmesi, kimlik dağılmasına ve motivasyon kaybına yol açar.
Bu nedenle insanın en kıymetli sorumluluklarından biri, kendi geleceğini kendi imkânlarıyla inşa etmesidir. Başkasının kurduğu saraya hayranlıkla bakmak yerine, bireyin kendi gecekondusunu bile kendi emeğiyle yükseltmesi daha değerlidir. Çünkü o yapı, mütevazı da olsa özgünlüğün, alın terinin ve içsel emeğin ürünüdür. İnsan kendi eliyle inşa ettiği hayalin içinde yaşadığında, o hayalin her duvarında kendi parmak izini görür; her köşesinde kendi emeğinin sıcaklığını hisseder.
Kişinin özgün hayali, yalnızca ona ait bir eser niteliği taşır ne bir kopyadır ne de başkasının gölgesindeki soluk bir yansıma. Böyle bir hayal, bireyin ruhuna yeni renkler katarken, geçmişin ağırlıklarını hafifleterek iç dünyasını yeniden renklendirir.
Sonuç olarak gerçek özgürlük, başkalarının hayatlarını taklit ederek değil; kendi yolunu, kendi rüyasını, kendi rengini üretmekle mümkündür. Kendi hayalinin mimarı olan insan yalnız geleceğini değil, kendi iç evrenini de yeniden inşa etmiş olur.
Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim…
















