Bazı insanlar ağlamayı bile erteler. Yaşadığı şeyi anlatmak yerine “hallederim” demeyi tercih eder. Yorulduğunu hissettiğinde dinlenmek yerine biraz daha dayanır. Çünkü hayatının bir yerinde güçlü olmanın bir tercih değil, bir zorunluluk olduğuna inanmıştır. Danışmanlık odasında bu insanları fark etmek zor değildir. Genellikle en kontrollü görünenlerdir onlar. Duygularını ölçülü anlatır, kimseye yük olmamaya çalışır, yardım istemeden çözüm üretmeye alışmıştır. Ama çoğu zaman içlerinde sessiz bir tükenmişlik taşırlar.
Güçlü görünme ihtiyacı çoğunlukla bugünün problemi değildir; geçmişte öğrenilmiş bir roldür. Çocuklukta duygularına yeterince alan açılmayan birçok insan, zamanla kendi kendinin yetişkini olmak zorunda kalır. “Ağlama”, “abartıyorsun”, “güçlü ol”, “sen yaparsın”… Dışarıdan motive edici gibi duran bazı cümleler, kişinin kırılgan tarafını bastırmasına neden olur. Özellikle erken yaşta sorumluluk almak zorunda kalan bireylerde bu durum daha sık görülür. İnsan bir süre sonra şunu öğrenir: Duygularını göstermek yerine kontrol etmek daha güvenlidir.
Fakat psikolojik açıdan bakıldığında sürekli güçlü kalmaya çalışmanın ciddi bir bedeli vardır. Çünkü insan yalnızca zorlandığında değil, zorlandığını inkâr ettiğinde de yorulur. Bastırılan her duygu içeride çalışmaya devam eder. Dışarıdan sakin görünen birçok insanın geceleri zihninin susmamasının nedeni budur. Gün içinde kontrol edilen duygular, sessizlikte kendine alan bulur. Kaygı artar, tahammül azalır, kişi en küçük olayda bile beklenmedik şekilde öfkelenebilir ya da içine kapanabilir. Çoğu zaman insanlar bunu “bir anda oldu” diye anlatır. Oysa hiçbir duygu bir anda oluşmaz; sadece uzun süre görünmez kalır.
Danışmanlık sürecinde dikkat çeken başka bir nokta daha vardır: Sürekli güçlü olmaya çalışan insanlar, çoğu zaman en çok anlaşılmak isteyen kişilerdir. Ama bunu doğrudan ifade etmekte zorlanırlar. Çünkü ihtiyaç göstermek onlar için kırılganlık anlamına gelir. Bu yüzden ilişkilerde “ben iyiyim” maskesiyle hareket ederler. Karşı taraf da gerçekten iyi olduklarını düşünür. Böylece kişi, tam anlaşılmayı beklediği yerde daha görünmez hisseder.
Modern dünya da bu yapıyı farkında olmadan besliyor. Herkes ayakta kalmalı, üretmeli, motive olmalı, devam etmeli… Kırılganlık çoğu zaman başarısızlık gibi gösteriliyor. Oysa psikolojik sağlamlık, hiç düşmemek değildir. Düşebileceğini kabul edebilmektir. İnsan bazen yorulabilir, bazen kararsız kalabilir, bazen hiçbir şey yapmak istemeyebilir. Bunlar ruhsal zayıflık değil, insan olmanın doğal parçalarıdır.
En büyük problemlerden biri de şu: Sürekli güçlü duran insanlar, bir noktadan sonra kendi duygularına yabancılaşmaya başlıyor. Ne hissettiklerini anlamakta zorlanıyorlar. Üzgün müler, öfkeli mi, kırgın mı, yalnız mı… Duygu o kadar uzun süre bastırılıyor ki kişi sadece “kötü hissediyorum” diyebiliyor. İşte bu noktada beden konuşmaya başlıyor. Nedensiz yorgunluklar, dikkat dağınıklığı, tahammülsüzlük, uyku problemleri… Bazen ruhun taşıyamadığı yükü beden anlatıyor.
Belki de insanın kendine sorabileceği en önemli sorulardan biri şu:
“Ben gerçekten güçlü müyüm, yoksa düşmekten korktuğum için mi dimdik duruyorum?”
Çünkü gerçek güç, her şeyi tek başına taşımakta değildir. Bazen gerçek güç; yorulduğunu kabul edebilmekte, yardım isteyebilmekte ve “iyi değilim” diyebilmektedir. İnsan ancak maskesini indirmeye cesaret ettiğinde gerçekten nefes almaya başlar.
Ve belki de en çok bunu hatırlamamız gerekiyor:
Sürekli güçlü kalmaya çalışan insanlar, en çok dinlenmeye ihtiyaç duyan insanlardır.
















