Anılarım sanki zihnimden silinmiş gibi. Handiyse birisi bana bir ananın rahminden doğmadığımı, aslında lahana yapraklarının içinden çıktığımı – biliyorum, genç yetişkin dönemde böyle şeylere inanılmaz, hem normalde bu tam tersi olur, küçük çocuklar bunlara inanırlar – filan söylese inanacağım veya hiçlikten gelip dünyaya fırlatılmış da olabilirim, soyut düzlemde ve düşlerde her şey mümkün. Geçmişi düşünmeye çabalamam nafile bir uğraş gibi, zira karşıma çıkan sadece sislerle dolu koca bir boşluk. Sanki hayatımın bir döneminde kırılma yaşamış, o noktadan sonra hayatımın film şeridi kopmuş, anlamı yitmiş, başlangıç kısmından bihaber, kalan kısmınıysa kendimce biçtiğim veya bir yerlerden bulduğumu sandığım anlamı içine doldurarak yaşamaya çalıştığımı hissediyorum. – anlamsız bir hayat hayat mıdır, insanı yaşamaya devam ettiren nedir? –
Herkesin kendi yaşamını anlamlı kılmak adına bulduğu farklı çözümler vardır. Kimisi sevdikleriyle, kimisi başarmak istediği bir hedefle, kimisi de seçmiş olduğu yalnızlığıyla doldurur içindeki boşluğu. Ben de bu anlamı nereden, nasıl buluyorum derseniz, – beni iyi tanıyanların ve önceki yazılarıma az veya çok aşina olanların bildiği üzere – en çok edebiyattır derim bu soruya, sonra da sanat gelir ardından. Bir aralık hunharca içine gömüldüğüm bu iki tutkunun deryasında deyimi yerindeyse çırpındığım zamanlarda içimde kapanmayacağına büyük oranda emin olduğum o koca boşlukla mücadele etme biçimimin aslında tam da bu çırpınma hali olduğunu keşfettim sonraları. O boşluğu okuduklarımdan, izlediklerimden, dinlediklerimden kendime süzdüğüm düşünceleri ve elde ettiğim çıkarımları içine tıkıştırır gibi doldurmaya çalışıyordum. Acaba elimde kalan duyusal kalıntılar, belleğimde kalan izler ne kadar doğruya ve gerçeğe yakındı – ya da olmak zorunda mıydı, acaba ‘bu da bana göre böyle doğru’ deme özgürlüğümü tam olarak ne zaman yasak etmiştim kendime – bütün bunlardan ne kadar doğru ve düzgün bir şekilde faydalanabiliyordum emin olamadım hiçbir zaman. Etrafımda akan görüntüler, sesler, olaylar sanki ben idrakine varamadan geçip gidiyorlar – yakın zamanda katıldığım bir dijital sergide tam olarak bunu hissetmiştim ve bu farkındalığımın aslında hayatın geneline yayıldığını da akabinde keşfetmiş oldum – bense kaçırdığım anlamların hangi birinin peşinden gideceğini şaşırmış, aslında hiçbirine tam olarak vakıf olamadığını içten içe hisseden ve bu hisle çaresizce boğuşan, boğuştukça içinde yeni boşluklar açılan o biçare küçük insancıktım.
Yaşantılarımın içimdeki birikintilerini ne zaman herhangi bir şekilde yansıtmaya kalksam, karşılığında hemen karşıt bir görüşle, bir direnişle karşılaştım: “Hayır o öyle olmaz böyle olur” lar, “İki günlük çocuk benden daha iyi mi bilecek.” ler, boyuma, yaşıma bakıp ağzımdan çıkan sözleri umursamayanlar “Çocuk işte, cahil.” deyip geçiştirenler ve daha neler neler… İşte o zaman anladım ki bu dünyada kendi olmak demek bir insan için mutlaka ama mutlaka savaşmak demek, hatta ömrünü kendi olmak adına savaş meydanlarında geçirmek zorunda olmak demektir.
Ve diyebilirim ki yazmak da benim için ‘‘ben olmak için savaşma’’ nın en önemli yoludur. Yazıyorum çünkü ben benim…
Kendi olmak için direnmeli insan. Çünkü sistem tersine sizi sıradana, kendi belirlediği standartlara çekene dek hiç durmadan baskı uygulayacaktır. Siz size ait renklerinizle, sesinizle, kelimelerinizle var olmaya ve bu şekilde direnmeye mecbursunuz. Öyle geliyor ki sanat ve edebiyat özellikle bu yüzden ortaya çıkmış. Kendi rengini kaybetmemek için delicesine mücadele eden bir avuç insan kişisel başkaldırılarını ilan ederek kendini yeni ve başka şekillerde var edebilmek için alternatif yollar keşfetmek zorunda kalmış. İyi ki de böyle olmuş. Yoksa insan nasıl aklını dünyanın bunca çılgınlığına, kaosuna, hezeyanlarına karşı korurdu bilemiyorum. Ve evet, kendimce edebiyatın bendeki en önemli anlamını da böylece zikretmiş oldum, edebiyat bana göre aklımı yitirmemem için sığındığım bir kale, zihinsel huzurumu ve sağlığımı koruyabilmek adına kişisel mücadelemin en güçlü duruş biçimidir diyebilirim.
Kendin olabilmek için en önemli şart sanıyorum ki mücadeleci bir ruha sahip olabilmektir, yoksa sistemin çarkına yem olmak işten bile değil. Zihninize nüfuz etmeye çalışan her asimile edici fikre karşı uyanık olmalı, her daim teyakkuz halinde kalarak onların kendi pirüpak zihninizi kirletmemeleri üzere büyük bir efor sarf etmelisiniz. Tabi bunu yapmak illa ki gürültülü yüzleşmeler, kaos vari yöntemlerle olacak diye bir şart yok, aslında en etkili savaş sessiz ve derinden olandır. Siz size dayatılanlara inat kendinize ve hayallerinize dair inancınızı korumak, kendinizi içsel yolculuklar yaparak keşfetmek, varlığınızı olduğunuz gibi sevip kabullenmek ve içinizin haritasını iyi veya kötü çıkardıktan sonra mental direnişinizi sağlamak adına eğer bütün bunları başarırsanız daha güçlü durumda olabilirsiniz. Kişi öncelikle içsel sınırlarını, yani kendini bilmelidir, “ben kimim?” sorusuna içtenlikli cevaplar bulmalıdır ki “İste ben buyum!” diyebilsin herkese ve her şeye karşı.
Kendin olmak için direnmeli, kendin olmak için kendini bilmeli dedik ya. Bu işin ucu kim ne derse desin hayatın başlangıcına, özellikle ilk çocukluğa çıkıyor. İnsanın en kendisi olduğu zamandır çocukluğu. Dış dünyanın kalıplarını acımasızca dikte ettiği bu dönemde çocukluk nedenlerle, niçinlerle onlara meydan okur. İçindeki kendilik bilinci bu kalıplara bir şekilde karşı çıkar fakat her şeyi çok iyi bildiğine inanan, aslında hayatla ilgili kendi yanılgılarını mutlak doğru olarak dayatan yetişkinler ordusuna karşı ilk kendi olma savaşı bu yaşlarda başlar. Yapılan her dayatmaya karşı sorulan her “neden” sorusuna cevap olarak bir tokat, bir hakaret veya aşağılama olan bir çocuk aslında içinde o en güçlü duruşu korumak zorunda olan, bunu tüm benliğinde şiddetli bir şekilde hisseden çocuktur. Kendi olmaya alan açmayan, onu ‘‘anormal’’, ‘‘sıra dışı’’, ‘‘uyumsuz’’ gibi etiketlerle ötekileştiren dünyaya karşı erkenden gardını almalı ve bulabileceği en ufak bir boşluktan dışarı sızıp kendine var olabilecek yepyeni bir yol açmalıdır. Elbette bu yıkıcı, yıpratıcı, kendine ve çevreye zarar verici yöntemler değil, üretken ve doğurgan bir yöntem olmalıdır.
Bütün bunlardan yola çıkarak diyebiliriz ki, kendi olarak kalmayı başarabilenler aslında çocuk ruhludurlar. Karşılarına çıkan türlü engellere rağmen içlerindeki çocuğu bir şekilde bir yerlerde muhafaza etmeyi becermişlerdir. Kendin olabilmenin anahtarı içindeki çocukla bağını koparmayanların ellerinde gizlidir.
Şimdi önemli birkaç soru üzerine biraz olsun düşünmenizi rica ediyorum:
Acaba içinizdeki çocuk hala oralarda bir yerlerde olabilir mi? Ona ne kadar sahip çıktınız/ya da çıkabildiniz mi?
Hadi içinize dönüp bir bakın, kendiniz olabilmek için ne yaptınız, hangi bedelleri ödediniz?
Düşününce kendin olabilmek için bedel ödemek ve bunun bir zorunluluğa dönüşmüş olması ne kadar adaletsizce ve incitici geliyor değil mi? Belki de sisteme istemeyerek de olsa uyumlandığımız kısım tam olarak burasıdır. (Sistem kurallara bağlılık anlamında uysal ama aynı zamanda kişileri bireyleşmekten uzaklaştırıp onları birbirini sürünün bir parçası olmaya ikna etmek üzere – yeri geldiğinde vahşi yöntemlere başvurmak veya dışlamak gibi – bir yaptırım aracı olarak güdüler.) Sizi zorla ininizden çıkarıp savaş meydanlarına çeker, vahşileştirir, tırnaklarınızı ha bire sivrilttiğiniz, tetikte olma haliyle süren bir yaşam ve evet bu gerçekten çok yorucu.
Her ne olursa olsun, kendimiz olmak için gösterdiğimiz her çaba kıymetli, verdiğimiz savaşlar kutsaldır. Bizi biz olmaktan alıkoyacak ne varsa, yolumuza çıkan her türlü engeli devirip geçmeli, içimizdeki çocuğun ellerini hiçbir zaman bırakmamalıyız. Özellikle de kendimize olan saygımızı yitirmemek için…


















