Hayatın içerisinde cevabını hiç öğrenemeyeceğimiz adetlerce zımparalı sorular vardır. En acısı da “Devam etseydi nasıl olurdu?” sorusudur. Bu soruyu hep tek taraf merak eder. Çünkü bu sorunun ağırlığı tek kişiliktir. Bir yıkanı, bir de taşımak zorunda olanı vardır.
Öyle birkaç kelime ile yazıya dökülebildiğine bakmayın. Uyutmaz, yedirmez, zevk aldırmaz bir sorudur hayattan. Soruyu yıkan mutludur, herhangi bir yoldan karşıya geçerken. Ve umurunda da değildir taşımak zorunda olan. Ama yine de ağzından tek kötü laf çıkmaz taşıyanın. Çünkü zaten onda kalmıştır yarısı.
Kısacıktır belki hatıralarının süresi ama “yükte hafif, pahada ağırdır” derler. Hep içi yanar birisinin, hep bir mucize bekler; gerçekleşmeyeceğini bile bile. Halbuki ezberindedir hâlâ sinirlendiğin dudağını büktüğü taraf. Anlatmak ister ama dinlemezler. Konuşmak ister, iştahı susmaktan yanadır. Yaraları yârdan hatıradır ve iş bu sebeple yaralar bile kutsaldır.
Sonra aylar geçer aradan; yeni sesler, yüzler, hobiler vs. Ama hiçbirisi o günkü kavganın yerini tutmaz. Bilir adamlar, elbet unutulabilir her şey. Sevda dışında. Elbet yenilenebilir hatıralar, “Naber?” sorusu dışında. Çünkü ilk defa bir “Naber?” bin derdin canını almıştır. Bir “Hoşça kal…” ise on bin dert bırakmıştır adamın yüreğine.
Tek bir kötü söz düşmemiştir dilinden. Mücadelesi hep yanlış algılanmıştır. Aşırıya kaçmıştır çoğu zaman, belki eyvallah, kabul… Ama her şey aşırı sevmekle başlamıştır. Çünkü adam ilk defa sevilebileceğine de inanmıştır.
Hâlâ bir miktar gücü vardır taptaze mucizelere ama susar saatlerce. Kanı kanar, canı yanar ve susar. Bu hikâye hep böyledir; birileri emanet alır hayalleri, üstelik de hiç hak etmeyen birileri. Hayalin asıl sahibi ise yiter gider bir karanlıkta.
Dilince Ahmet Kaya’dan bir şarkıyla:
“Biraz da sen ağla…”

















