Kaybettiklerimiz deyince aklımıza hep insan olarak kayıplarımız geliyor. Oysa biz her gün bir şeyleri kaybederek bugünlere geldik. Nelerdi diye düşündüğünüzü görür gibi oluyorum. Hadi, birlikte neleri yitirdiğimizi hatırlayalım mı?
Örneğin;
Her gün sayılı ömrümüzden bir günü koparıp geçmişteki günlerin yanına aldık. İyisiyle, kötüsüyle…
Kendimizi bildiğimizden beri çevremizde bizimle beraber olan arkadaşlarımız vardı. Kaç kişiyle hâlâ görüşüyorsunuz? Onlar da geçmişte kalmadılar mı?
Aile büyüklerimiz, annemiz, babamız ve çok sevdiğimiz dayımız, halamız gibi hayatımızda iz bırakanlar, bazen zorunlu olarak, bazen hiç istemeden bizleri bırakıp gitmediler mi?
O şen kahkahaların atıldığı, her şeye katıla katıla güldüğümüz günler neredeler şimdi? Kayıplar hanesine onları da yazsak mı?
Çocukluk günlerimin en güzel günleriydi karneler alındıktan sonra yaşanan yaz tatilleri, okunan kitaplar, serbest günler. Artık tatillerin bile o tadı kalmadı. Şimdi onlar da geçmişin anıları arasındalar.
Mükellef sofralar kurulurdu evimizde, ailenin en büyüğü olarak babam bu sofraların vazgeçilmez reisiydi. Herkesin birbirine sonsuz saygı ve sevgiyle bağlılığını gözle görebildiğimiz, hissettiğimiz güzel günlerdi. Şimdi onların kayıplarıyla çok daha küçük sofralarda aynı gelenekleri devam ettirmeye çalışsak bile, o muhteşem sofralar artık tarihin yaprakları arasındalar…
Bir toplu taşıma aracına bindiğimizde yaşlı birini görür görmez ayağa fırlardı gençler. Sadece bir kişi değil, kaç kişi birden yer vermeye çalışırdı. O nezaket de yok oldu ve kayıpların arasında şimdi.
Apartmandan içeri girdiğimizde komşulardan birinin elinde ağır bir paket varsa, yukarı taşımayı teklif eden gençlerdik bizler. Gördüğü hâlde görmezden gelen kaba saba insanların yaşadığı şehirlere döndü şehirlerimiz.
Yüksek sesle konuşmak ya da bağırmak, komşuları rahatsız etmek de ilerleyen “sözde” yaşam tarzımızla yok olup gittiler.
Televizyonun çıkışıyla birlikte giderek yalnızlaşmaya, akşam sabah ziyaretlerinden, çat kapı gidip gelmelerden uzaklaştık hızla. Dizilerin yeni bölümlerini izlemek için yalnız kalmak daha hoş gelmeye başladı hepimize. O komşuluk ve ahbaplıklar da kaybolup gittiler.
Mahalle bakkalına yazdırılan günlerden, marketten kredi kartıyla alışveriş edilen günlere, hatta daha sonrasında kuryelerin siparişleri getirdiği günlere geçiverdik ve bir gün farkına vardık ki kapımızı çalan sadece kuryelerdi artık.
Artık bir yerden bir yere giderken bilet almaya bile gerek yok. Biletçilere de. Yakında otonom taksilere geçince sürücülere de gerek kalmayacak…
Mahallelerimizi kaybediyoruz, adına kentsel dönüşüm diyorlar ve şehrimizin hafızası günden güne yok oluyor.
İnternet çağı, bilgi çağı filan derken sonunda galiba Einstein’ın dediği gerçek olacak. “Üçüncü Dünya Savaşı’nın nasıl olacağını bilmem ama Dördüncü Dünya Savaşı taş ve sopayla olacak.” demişti ya…
Bu yazının altına herkes binlerce kayıp yazabilir. Yok olan değerler dersiniz, medeniyet kılıfı altında kaybedilen insanlık dersiniz, nezaket dersiniz, görgü dersiniz…
Bazı özgürlükleri yeni kazanırken bazı özgürlüklerden de vazgeçmek zorunda kalmıyor muyuz?
Bugünkü yazı tetikleyicisinin bende uyandırdıkları işte bunlardı.
















