İnsanoğlu, tabiatın sunduğu güzellikleri kendi ruh süzgecinden geçirerek kelimelere dökmeye başladığı andan itibaren, meyveler de birer imgeye dönüşmüştür. Türk edebiyatının zengin imge dünyasında kiraz, bu dönüşümün en zarif, en neşeli ve bazen de en hüzünlü öznelerinden biridir. Baharın müjdecisi olan bu küçük, kırmızı meyve; rengiyle, dalındaki duruşuyla ve kısa ömrüyle şairlerin, yazarların hayal gücünü asırlardır beslemektedir.
Ağaç sembolizmi, Türk kültüründe kökleri çok eskilere dayanan, hayatın sürekliliğini ve bereketi temsil eden mühim bir motiftir. Kiraz ağacı da bu zincirin en narin halkasıdır. İlkbaharda açtığı o bembeyaz çiçeklerle umudu, yazın verdiği kırmızı meyvelerle ise hayatın tadını ve güzelliğin geçiciliğini fısıldar. Sözlü edebiyatımızdan bu yana kiraz ağaçlarının altında geçen öyküler, kahramanlarına her şeye rağmen yaşamaya devam etme cesaretini verir.
Kirazın edebiyatımızdaki yolculuğuna divan şiiri penceresinden baktığımızda, karşımıza ilk olarak “reng-i la’l” yani kırmızı rengin en asil tonu çıkar. Klasik Türk şiirinde sevgilinin dudağı, minyatürlerde parıldayan o küçük, yuvarlak ve kırmızı hatlar, kiraz ile özdeşleştirilir. Şair, sevgilinin tebessümünü anlatırken “kiraz dudaklı” ifadesini sadece bir benzetme olarak kullanmaz; o dudağın ardındaki tatlı sözleri, cana can katan iksiri de kirazın lezzetiyle bağdaştırır. Ancak divan şiirinde kiraz, aynı zamanda bir sabır testidir. Yüksek dallarda sallanan, rüzgârla raks eden o kırmızı taneler, aşığın ulaşamadığı vuslatın, dokunamadığı maşukun simgesidir. Dal uçlarında parıldayan kirazlar, sevgilinin kapısındaki bekçilerin arasından süzülerek bakılan o yasak bahçenin meyveleridir.
Halk edebiyatına geçtiğimizde ise kiraz, toprağın, neşenin ve gündelik yaşamın kalbine iner. Onlar kirazı avuçlamışlar, heybelerine koymuşlar, gurbet türkülerine katık etmişlerdi. “Kiraz dudaklım” derken içten, hesapsız ve tertemizdiler. “Yanakları kiraz gibi” derken, yapay bir sanat yapmaz; toprağın neşesini, sıcaklığını ve hayatın en saf halini o kadının yüzüne giydirir. Anadolu insanı için kiraz mevsimi, bir bayram, bir düğün telaşıdır. Manilerde, türkülerde kirazın adı geçmeye görsün; hemen arkasından bir kavuşma arzusu, bir gençlik coşkusu belirir. “Kiraz aldım dikmeden / Halime bak düşmeden” diyen halk neşesi, bu meyveyi hayatın tam merkezine koyar. Halk şiirinde kiraz, baharın gelişidir, kışın kasvetinden kurtuluştur. Genç kızların kulaklarına küpe yaptıkları ikiz kirazlar, edebiyatta çocukluğun masumiyetine açılan bir kapıdır. Dalından koparılan iki kirazın kulakta sallanması, aslında tabiatla kurulan o en saf bağın, estetik bir oyuna dönüşmesidir.
Cumhuriyet dönemi ve modern Türk edebiyatı ise kiraza daha varoluşsal, daha hüzünlü anlamlar yüklemiştir. Modern şairlerin gözünde kiraz, sadece sevgilinin dudağı ya da neşeli bir mani öğesi değildir; o, zamanın akıp gidişini, gençliğin kısalığını hatırlatan bir geçicilik sembolüdür. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o derin, zamanı durdurmak isteyen estetiğinde kiraz ağaçları, baharın geçici görkemini ve insanın bu görkem karşısındaki yalnızlığını fısıldar. Kirazın ömrü kısadır; çiçek açmasıyla meyve vermesi ve o meyvenin dallardan dökülmesi arasında çok az bir zaman vardır. Bu, modern Türk şiirinde hayatın kısalığına, yakalanması gereken anların değerine yapılan bir vurgudur. Cahit Sıtkı Tarancı’nın veya Orhan Veli’nin şiirlerinde kiraz, sokağın sevinciyle birlikte anılırken, arka planda hep o gaza basmış zamanın oluşturduğu ince bir sızı hissedilir. Reşat Nuri Güntekin’in “Kirazlar” isimli o kısa ama derin hikâyesinde, meyve masumiyetle başlar fakat giderek toplumsal baskıların, yalanların ve insanların diline düşen acımasız dedikoduların simgesine dönüşür. Edebiyatımızda kirazın o tatlı ve mayhoş tadı, çoğu zaman hayatın kendi içindeki tezatlarını yansıtır. Bedri Rahmi’nin “Kirazın derisinin altında kiraz / Narın içinde nar” deyişinde şair, o küçücük meyvenin incecik derisinin altında koskoca bir memleketi, memleketin insanını ve bitmek bilmeyen yaşam enerjisini görüyordu. Haklıydı da. Kiraz, bu coğrafyanın neşeli yüzüdür. Ne kadar acı çekerse çeksin, bahar geldiğinde bembeyaz çiçeklerle gelin gibi süslenen, ardından en canlı kırmızısıyla hayata “Merhaba” diyen o ağaç, aslında bizim insanımızın her zorluğa rağmen yeniden filizlenme inadıdır.
Ayrıca Türk romanında kiraz, taşra hayatının, saflığın ve doğaya dönüşün de bir simgesidir. Büyük şehirlerin beton gri binalarından kaçıp Anadolu’nun yeşiline sığınan kahramanlar, ilk olarak kiraz ağaçlarının gölgesinde soluklanırlar. Kiraz toplama sahneleri, edebiyatımızda sınıfların ortadan kalktığı, insanların toprakla ve birbirleriyle en samimi şekilde bağ kurduğu ortak bir mutluluk anı olarak resmedilir. Sabahattin Ali’nin öykülerinde kiraz bahçeleri, paranın ve hırsın kirletemediği, insanın özüne döndüğü vahalardır. O kırmızı taneleri sepete dolduran parmaklar, sadece bir meyveye değil, toprağın sadakatine ve hayatın en saf neşesine dokunmaktadırlar.
Sonuç olarak, Türk edebiyatında kiraz, dallardan sayfalara sızan, her dönemin kendi rengine boyadığı büyülü bir imgedir. Divan şairinin elinde bir saray fırçasının ucundaki la’l rengi, halk ozanının dilinde bir düğün neşesi, modern yazarın kaleminde ise zamanın elimizden kayıp gidişinin o zarif ve hüzünlü şahididir. Edebiyatımızda kirazı okumak, aslında insanın doğayla, aşkla ve zamanla olan bitmek bilmez muhasebesini, en tatlı, en kırmızı noktadan seyretmek demektir. Bizler, her bahar kiraz ağaçlarının çiçek açışını izlerken ve o kırmızı meyveleri tadarken, aslında asırlık bir edebi geleneğin, kelimelerle örülmüş o devasa bahçenin de içinde yürüyoruzdur.
















