Of, bu karanlığın içinde yapayalnız kalmışım
Divane gönlüm yorgun düşmüş
Yanmışım, insanlar sessiz
Hüsran, hepsi…
(Sarp Palaur)
Arsen, uzandığı yerden doğrulurken bir anda içinden bir uyanış yaşadı ve öyle bir hayal kırıklığına kapıldı ki kafatasının karıncalandığını hissetti.
Dışarıdan bakıldığında baraj gölünün kenarındaki metal bir iskelede babasıyla beraber balık tutuyorlardı. Babası da ona bunu vaat etmişti zaten. Uzun zamandır yapamadıkları bir baba-oğul zamanı. Arsen, safça bunlara inanırken hem mutlu olmuştu hem de bir süre babasıyla dertleşmeye çalışmıştı. Aslında uyanışı da biraz babasının her zaman olduğu gibi gönülsüzlüğünden başlamıştı. Demek ki gerçekten baba-oğul zamanı istemiyordu. Aslında yanlarına iki tane saçma sapan oltadan başka bir şey almadıklarına göre asıl amaçları balık tutmak da değildi.
Babasının ya da herhangi bir insanın değişebileceğini nasıl düşünmüştü ki? Adının anlamını sorduğunda “güçlü, cesur, erkek” demişti babası. Ama bu da onun klasik yalanlarından biriydi. Adının Arsen olmasının tek nedeni ünlü kibar hırsız Arsen Lüpen’den geliyordu. Babası belki de hiçbir zaman onun güçlü, cesur ve hatta erkek olmasını istememişti. Arsen Lüpen gibi bir hırsız olmasını istemişti. Ama son zamanlarda kafasındaki bulanıklıkları iyice gidermiş ve kibar olsa bile artık hırsız olmayacağına karar vermişti. Şimdi biraz daha sessiz kalıp durumu kabullendikten sonra bunu babasına da anlatmaya karar vermişti.
Sonunda cesaretini topladığında gözlerini babasına doğru çevirdi. İskelenin korkuluklarına yaslanmış ve daha önce görmediği –tahminen bu iş için arakladığı- hasır şapkayı burnunun üzerine kadar çekmiş bir yandan oltayı tutarken bir yandan da uyukluyordu. Arsen konuşmaya başlamadan önce hafifçe bir tebessüm etti. Hani babası olmasa renkli adamdı aslında… Gülümsemesi iyice solmadan konuşmaya başladı:
“Baba, buraya beraber zaman geçirmek için ya da balık tutmak için gelmedik değil mi?”
Babası konuşmadan dudaklarının iyice genişlediğini gördü. Konuşmasına da bu sırıtış ile başladı:
“Aslında upuzun turuncu bir veya iki balık tutacağız!” dedikten sonra hiç istifini bozmadı.
Arsen üstünde oturdukları metal iskeleyi biraz daha dikkatli inceleyince metrelerce uzunluğundaki kabloları fark etti:
“Yani bakır kabloları çalacağız! Peki, bu kablolardan elektrik geçtiğini biliyorsun çarpılmayacağımızdan nasıl emin olabiliyorsun?”
“Biliyorsun bizim işimizin yarısı gözlemdir oğlum. Uzun zamandır burayı gözlemliyorum. Geldiğimizde şu uçtaki pompalar çalışıyordu ama on dakika kadar önce durdular. Şimdi en azından yarım gün daha çalışmayacaklar. Zaten çalışsa bile izolasyonlu tel kesme makası kullanacağız.”
“Peki, on dakika önceye kadar su çektiğine göre birilerinin malı demektir. Hatta belki de devletin, fark etmeyecekler mi?”
“Evet, tekrar devreye alacakları zaman fark ediyorlar. Aslında hemen fark etseler bile buraya gelmeleri yarım saatten fazla tutuyor.”
“Peki, biz bu sürede uzaklaşabilecek miyiz? İkimiz girerken, tellerden atlarken ne kadar zorlandık? Hem de halka açık bir yola çıkıyor, çok riskli değil mi?”
“Yukarıdan çıkacağımızı kim söyledi? İşimiz bitince dayın buraya bir kayık ile yanaşacak ve yarım saate biz araca yüklemiş olacağız. Hem hala niye çözemedin şunu anlamıyorum. Bizim yaptığımız hırsızlık değil, gelir adaletsizliğine hatta devletse bile o zaman da vergi adaletsizliğine bir düzeltme!”
“Hayır, anlamıyorum ve anlamayacağım baba. Artık bu gerçekten benim son işim. Hatta ve hatta şimdi bile kalkıp gidip seni suçüstü yakalatmam gerektiğini de düşünmüyorum ama onu yapmayacağım. Beni bugüne kadar bir şekilde büyütmüş olmanı aşamıyorum ama artık böyle de yapamıyorum!”
“Bunun bedelini ödemeye hazır mısın? Bu da bir iştir, bir düzendir. Düzeni oturmuş bir iş kurmak, böyle bir işe dahil olmak ne kadar zor gerçekten de biliyor musun? Hem sen ne kadar istersen iste seni de bu düzene dahil edeceklerini nereden çıkarıyorsun? Hadi, ben gerçekten seviyorum ama hepimiz gerçekten de bayıldığımız için mi bu işin içindeyiz? Defalarca çıkmaya çalışanlar olmadığını ama tekrar bu düzenin içine itildiğini bilmiyor musun sanki!”
“Biliyorum baba. Küçük değilim artık, her şeyi biliyorum. Geri dönenleri de geri dönmeyenleri de biliyorum. Onları artık niye görmediğimizi de biliyorum! Onların ödediği bedel neyse onu ödemeye hazırım. Yani kusura bakma sizden de uzaklaşacağım biliyorum, biliyorum yapayalnız kalacağım. Sizin için fazla beyaz, diğer insanlar için ise fazla kara olduğumu ve grinin lanet bir tonuna saplanıp kalacağımı da biliyorum. Belki hiçbir malım mülküm olmayacak biliyorum, biliyorum belki bir ailem de olmayacak ama olsun… Bu karanlıktan çıkamıyorsam da bu karanlığı yaymayacağım! Doymayacağım belki ama açlığımla gurur duyacağım. Varamayacağım belki ama o yolda olacağım, o yolda olmak için savaşacağım.”
Bir süre sonra Arsen ağlamaklı sözlerinin babası üzerinde etkisini görmek için baktı. Ama babası sözlerinin çoğunu dinlememişti bile. Ona doğru kalınca bir kabloyu uzatıyordu. “Son hüsranım!” diye düşünüp sustu Arsen.
Bir süre sonra yine bir hiç uğruna ölümlerden dönerek kayıkla metal iskeleden uzaklaşıyorlardı. Hayır, istediği hayat bu değildi. Onun için gerçekte değilse bile hayalinde bir kibrit çaktı ve iskeleye doğru attı. Belki dışarıdan bakanlar bir kıvılcım bile görmüyordu ama o bu limanı, buradaki gemileri ve hatta belki de bütün bu şehri yakıp gidiyordu…


















