“Ve zaman gelecek
Nice yürek bu kıyılara yelken açacak
Ticaret ve umut uğruna,
Fırtınalara, taşkınlara, gök gürültüsüne,
Şimşeğe ve yağmura rağmen
Dünyanın bütün öfkeli rüzgârlarına karşı.”
Hollandalı büyük şair ve yazar Joost van den Vondel (1587-1679), 17. yüzyılda Amsterdam’ın geleceğin şehri olacağını, dört bir yandan insan çekeceğini Gijsbreght van Aemstel oyunundaki bu dizelerle ta Hollanda Altın Çağı’ndan öngörmüş ve tarihe not düşmüş. Şehirleri şairlerin, yazarların, sanatçıların gözünden görmeyi denemek, izlerini sürmek kadar keyif verici pek az şey olsa gerek.
Avrupa’nın şehirleri genelde birbirine benzer; aynı kalıptan çıkmış gibi görünen katedraller, arnavut kaldırımlı meydanlar, meydanlarda sıkışık masalı kafeler, her an yağmur yağacak hissi veren kasvetli hava, aşırı düzenli bir o kadar da sıkıcı kozmopolit yaşam…Amsterdam’da bu sebeple farklı bir şey bulacağımı pek sanmıyordum açıkçası. Ama bir şehrin ruhu, deniz tuzundan, deniz toprağından ilmek ilmek dantel gibi dokunmuşsa güzelliği mutlaka insanın gözlerini boyuyor.
Arabadan iner inmez Noordermarkt’ta Libertine Petit Café bizi karşıladı. Fransız bistro tarzı bu köşebaşı kafenin hemen yanında renkli bir kartpostal gibi Prinsengracht (Prens Kanalı) alıştığı gibi akıyordu; eskimiş ya da bakımsız renkli teknelerle, konut işlevi gören yüzen evler…
Sokaklar mitoz bölünmeye uğramış gibi yürüdükçe çoğalıyor sanki. Kanalların halka oluşturduğu kentin en dış ve en uzun halkası Prinsengracht 1612’de inşa edilmeye başlanmış. En canlı ve turistik olan kanal da burası. Diğerleri Herengracht (Lordlar Kanalı), Keizersgracht (İmparator Kanalı) ve en içte yer alan Singel.
Singel Kanalı boyunca uzanan Bloemenmarkt, lale soğanları ve boyanmış ahşap tek saplı veya buket lâleler, ortanca ve kenevir tohumlarının, Hollanda temalı hediyelik eşyaların, saksı bitkilerinin satıldığı yüzen bir pazar. Çünkü kanalın üzerine sabitlenmiş platformlardan oluşan dükkânlar var. Aynı sokakta meşhur peynir satıcıları da mevcut. (İsli ve pestolu gouda en beğendiklerim oldu.)
İnsanı geçmişe davet eden her sokağın farklı karakterini ve onları birbirine yaklaştıran canlılığı hissetmemek mümkün değil Amsterdam’da. Sokakların kokusu mutlaka suya karışıyor veya tam tersi. Aklıma Nazım Hikmet’in en sevdiğim şiirlerinden birinin şu dizeleri geliyor:
“Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyuyor
Güneş sıcak.
Çok şükür.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.”
Suyun tutsak olmadığı, şiirin ve düşüncenin belirmek için acele etmediği yerdeyim. Suyun başında durmak şehir insanı için kanıksanmış bir rutin, neredeyse fazla doğal, fazla sinematik. (2014 yapımı Aynı Yıldızların Altında filmde Hazel ve Gus’un bankta oturup konuştukları sahneler Leidsegracht ve Herengracht çevresinde çekilmiş.) Su burada tutsak değil ama vahşi de değil, aka aka evcilleşmiş.
Tuğladan yapılmış, kanala bakan dar, üçgen çatılı ve kancalı binalar, evler 17.-18. yüzyıl mimarisinin yerleşik sessiz tanıkları. Kanal kenarına eğik, titrek duruşlarıyla güneşe sanki naz yapıyorlar. Çatı kancaları eskiden dar merdivenlerden çıkarılamayan eşyalar için kullanılırmış, şimdi ise geçmişin asılı bir detayı.
“Uçar, uçar gibi kumlar, çemenler üstünde
Geçen şu taze kadın bu nümûne-i hevesât
Ayaklarında kanadlarla sanki aşk u hayat
Uçar, uçar gibi kumla, çemenler üstünde…” (Tevfik Fikret)
Edebiyat tarihinde bisiklet temalı ilk şiiri yazdığı söylenilen Tevfik Fikret bugün yaşasaydı, Amsterdam’ın kanal kıyılarına, meydanlara hıncahınç park edilmiş bisikletleri görseydi, ne düşünürdü, yeniden bir şiir yazar mıydı? İnsandan çok bisiklet yaşıyor sanki burada; sadece ulaşım aracı değil, neredeyse kimlik kazanmış, şehrin ritmini belirleyen kültürel bir unsur. Kanallı ve ışıklı hayatın vazgeçilmez parçası. Yolun kırmızı şeritli kısmı onlara ayrılmış. Dikkat etmezsen çarpılırsın. Burası dünyanın en uzun bisiklet yollarına sahip ( beş yüz km’den fazla), en yoğun bisiklet kullanılan ülkelerinden biri -bu bir heves ya da güneşli hava etkinliği değil. Söylendiğine göre her yıl yüzlerce bisiklet çıkarılıyor kanallardan.
Şehrin en dar sokağı olarak bilinen, grafitilerle kaplı Trompettersteeg, 100 cm genişliğinde. Geçerken içinden, yaşamla ölüm arasındaki sıkışmışlık hissini anımsatıyor. Ana caddelerden çok küçük sokaklar cezbediyor beni. Hafızaya kaydedilmeye, anıya dönüşmeye hazır ne çok manzara var.
Nes’te bir sokakta bir binanın kapı girişindeki iki bereket boynuzuyla çerçevelenmiş kavisli alınlık Yunan mitolojisine götürüyor bizi. Alınlıkta kasiyer tezgâhının önünde üç kadın, arkada bir kâtip görülüyor ve altında da şu yazıyor: “ İhtiyaç sahiplerine yardım amacıyla burada küçük miktarlarda kredi veren bir banka bulunmaktadır.”
Burası 1614’te kurulan, kâr amacı gütmeyen bir belediye rehinci dükkânıymış. Yoksul halkın haklarını koruyan, yasadışı tefecilik sistemi ile mücadele eden önemli bir kurummuş. Daha ilginci ise, başta şiirinden alıntı yaptığım, Hollanda’da “Şairlerin Prensi” diye anılan Vondel’in 1658’de burada gişe görevlisi olarak çalışmış olması. Oğlu iflâs edince Vondel de işinden ayrılıyor.
Kırmızı Işık Mahallesi (Red Light Discrikt), Amsterdam’ın en kötü şöhretli bölgelerinden biri. Geçmişi 16. yüzyılda Protestanların Katolik yönetimi devirdiği döneme kadar uzanıyor. Şehir o dönemde önemli bir ticaret merkezi olduğu için oradan geçen pek çok denizci ve gezginin uğrak noktası hâline gelmiş, zamanla gece hayatıyla ve yetişkin eğlence kültürüyle özdeşleşmiş.
Bugün bölgede Moulin Rouge gibi yetişkin eğlence kulüpleri bulunuyor. Mahalleye yakın başka bir dikkat çekici yer ise Hash Marihuana & Hemp Museum. İçeri girmedik; ancak müzenin kenevirin tarihine, endüstriyel kullanımına, sosyal-kültürel etkilerine dair bilgiler sunduğunu okudum.
1970’lerden itibaren şehirde önemli bir “coffee shop” kültürü oluşmuş ve bunun en bilinen örneklerinden biri de The Bulldog. İlk şubesi Henk de Vries tarafından açılmış.
Dam Meydanı şehrin en ünlü ve kalabalık noktası. Ana cadde Damrak boyunca mağazalar, fast food dükkanları ve turistik restoranlar, oteller, hediyelik eşyacılar, barlar, oyun salonları diziliyor. Damrak ve Nieuwendijk caddelerini birbirine bağlayan noktada yer alan Beurspassage’ın güpegündüz parıldayan ikonik avizeleri; eski borsa binası Beurs van Berlage; Rokin Caddesi’ndeki başları zıt yönlere bakarken aralarından su akan bronz “Twee Hoofden” (İki Kafa) heykeli; ikonik Munt Kulesi’nin, turist, tramvay ve bisiklet üçlüsünün eşzamanlı veya sıralı hareketliliği ile genişleyen Muntplein Meydanı, fark edilmekten öte anlamlandırılmayı ve fotoğraflanmayı bekliyor.
Bazı dar sokaklar (steegler) olumsuz ve karanlık imajlarından kurtulmak için belediye projeleri kapsamında süsleniyor. Paternostersteeg, bunlardan biri; vitray görünümlü çıkartmalarla kaplanmış panellerle modern bir görünüme kavuşmuş. Orta Çağ’da bu sokak, Damrak ile Oude Kerk (Eski Kilise) arasında bir bağlantı ve limandan Oude Kerk’e dua etmeye giden denizcilerin geçtiği bir yolmuş.
Dostoyevski’nin Budala romanında geçen ve beni etkileyen bir söz vardır: “Ayağını basacak yeri olmayanın tanrısı da olmaz. Öz toprağından vazgeçen, Tanrı’dan da vazgeçer.”
Amsterdam ayağını basacak yerin binbir emekle oluşturulduğu özel şehirlerden biri ve tanrısından hiç vazgeçmemiş. Görülecek, anlamlandırılacak pek çok sokağı, caddesi, binası, müzesi var. Spinoza gibi önemli filozofların, yazarların ressamların yolu bir şekilde buradan geçmiş. Özgür yayıncılığın, bilimsel düşüncenin tohumları burada filizlenmiş. Descartes yirmi yıl boyunca burada yaşayıp Kartezyen düşüncenin temellerini kurmuş; Van Gogh’tan Rembrandt’a, Voltaire’den Rousseau’ya kadar pek çok sanatçı ve filozof bu şehrin düşünsel prizmasından geçmiş. Anne Frank ise Amsterdam’ın kalbinde canlılığını koruyan bir yara.
Bu yüzden Amsterdam sadece lalesiyle, peyniriyle, bisikletleriyle, muhteşem kanal sistemi ve köprüleriyle, mimari cazibesiyle değil, bilim ve sanat dünyasında -özgürlükçü yaklaşımıyla açtığı çığırla da hep özel kalacaktır. Şehir böylesi bir geçmişin ve aydınlanma düşüncesinin aynasıdır.

















Dolu dolu bir yazı. Keyifle oludım. Emeklerinize sağlık