Koskoca kırk beş yıl… Vay be, insan geriye dönüp baktığında onca zamanın nasıl geçtiğine hâlâ inanamıyor. Hafızamı yokladığımda, güzel anılar biriktirmek için çabalamaktan ziyade, hayatın ağır yükleriyle bükülmüş bir bel kalıyor geriye. Dünyanın telaşı daha çocuk yaşımda binmişti sırtıma. Hayatta kalma mücadelesi sadece kanlı savaş meydanlarında verilmiyormuş meğer; insan en büyük harbi kendi sessizliğinde veriyormuş. Gün geçsin diye birer birer kopardığımız o takvim yaprakları, aslında ömrümüzden kopup giden parçalarmış; insan bunu ancak bir yaştan sonra, durup soluklandığında fark ediyor. Anlatacak pek öyle mutlu, şaşalı hikayelerim yok benim… Arada bir açıp baktığım fotoğraflar var, onlar da anlık pozlardan ibaret işte; arkasındaki sızıyı göstermeyen sahte kareler.
Son günlerde bir şarkı dolandı dilime, nereye gitsem peşimden geliyor: “Gördün mü yıllar geçmiş, sen de yorulmuşsun…” Tekrar tekrar dinliyorum. Dinlerken o yüzyıllık yorgunluk, sanki bir dağ gibi çöküyor omuzlarıma. Son bir yıla gelene kadar yorgunluktan hiç şikâyet etmezdim, her dalgayı göğüslerdim. Ama sonra bir şey oldu bana… Nedenini, ruhumu neyin bu kadar hırpaladığını elbette çok iyi biliyorum tabii; ama o sır şimdilik bende, kalbimin en korunaklı köşesinde kalsın.
Anladım ki, yıllarca başkalarının derdiyle dertlenmek, herkesin yükünü kendi sırtına sarmak da insana büyük bir yükmüş meğer. Geçmişi öylece bırakıp gitmek kolay değilmiş. Kendi döngümü tamamlamak, her şeye yeniden başlayabilmek için yaklaşık sekiz aydır muazzam bir mücadele veriyorum desem hiç de yanlış olmaz. Bir toprak altındaki tohum misali ya da karanlık kozasındaki bir tırtıl misali… Geçen onca ay boyunca o dar alanda ne fırtınalar yaşadım, ne gözyaşları döktüm, bir ben bilirim bir de Hâlik’ım. Çok zor oldu, hiç kolay değildi. En sevdiğim, değer verdiğim, “Biz asla ayrılmayız” dediklerimden koptum mesela bu süreçte. Kimi bir yanlış anlama, kimi bambaşka sebeplerle çekildi hayatımdan. Fakat sonradan idrak ettiğim tek bir hakikat vardı: O kozaya sadece tek bir tırtıl sığıyordu ve kanatlarımın çıkması için bu yalnızlık benim kaderimdi.
Hâlâ o kozadayım aslında. Henüz kanatlarım gökyüzüne açılmak için yeterince güçlü değil. Sabırla bekliyorum; çünkü sabrın, o sessiz bekleyişin insan ruhu için ne kadar hayati bir ilaç olduğunu en çok bu dönemde öğrendim. Şimdi kırılan kalplerle tek tek helalleşmek, gidip sarılmak ya da özür dilemek mümkün değil belki… Ama ben Rabbime kalbimi açtım; benim canımı yakanlar, beni yalnız bırakanlar için bile O’nun en güzel hikâyeleri yazmasını diledim. Bir insan olarak kimsenin zorluk yaşamasını, yolunun sarpa sarmasını istemem; Rabbim de müsaade etmesin. Kırgın olduklarım var elbet; benden uzak, Allah’a yakın olsunlar, bu bana yeter.
Size bu satırları kırk beş yılın yorgunluğuyla, ama Rabbinden sonsuz razı bir kalbin hafifliğiyle yazıyorum. Elhamdülillah; O bize yalnız olmadığımızı, her zorluğun ardına bir kolaylık gizleyerek defalarca gösterdi. Yolda yürürken bir kulunun selamında hissettirdi şefkatini, bir çocuğun masum tebessümünde gösterdi rızasını. Biz o kibirli, o ham “benlik” hırkasını üzerimizden fırlatıp atmak için çok uğraştık. Gözyaşlarımızla yıkandık, arınmak için gecelerce çabaladık. Geçmişin tüm yüklerinden sıyrılıp sadece O’na sığındık. Rabbim bizi bu dünyada ve ukbâda “hiçlik” hırkasıyla ödüllendirsin inşallah.
Diyeceğim o ki ey dostum; boşuna yorma o zarif kalbini. Bu yalan dünya, geçici bir sınav salonundan ibaret. Sınavı geçip sonunda ne olacağından çok, o sınavı yapana duyulan aşk ve teslimiyettir insana kazandıran. Cennet ve cehennem, belki de bizim o çocuksu ruhlarımızı motive etmek için kurulmuş dünyalardır; asıl ödül, en büyük kazanç, Allah’ın varlığında yok olup, O’nunla sonsuzlukta kalabilmektir.
“Bu nasıl mümkün olur?” diye soruyorsun belki de içinden…
O da artık bir sonraki hikâyeye kalsın.
“Yazdırana, kalemi elimize verip oynatana hamdolsun…”
Sevgi ve huzurla kalınız…


















