Aşk, insanın kendi varoluşsal gurbetinden firar etme teşebbüsüdür. Ancak bu kaçış, çoğu zaman daha derin bir parmaklığın, yani **“öteki”**nin ruhuna mahkûm olma arzusuyla nihayete erer. Vuslat denilen o simyevi an; iki yalnızlığın çarpışarak infilak etmesi değil, iki yaranın birbirine bakarak kendi kanını tanımasıdır.
Gerçek bir aşkın mayası, (geçici) mutluluklardan ziyade istırap-ı mukaddes ile yoğrulur. Ruh, ancak acının örsünde dövüldüğünde o süfli kabuklarından sıyrılır ve transandantal bir boyuta evrilir. Bizim vuslat dediğimiz şey bir kavuşma değil, bir “tefani” (birbirinde yok olma) halidir. Eğer acı, ruhun imbiklerinden süzülüp bir iksire dönüşmemişse, o aşk sadece biyolojik bir dürtünün estetik ambalajından ibarettir.
“Vuslat, mesafelerin bitişi değil; iki ruh arasındaki ‘ben’ duvarının, ‘sen’ fırtınasıyla yıkılmasıdır. Yıkıntıdan korkan, vuslatın mimarisini anlayamaz.”
Aşkın psikolojik dehlizlerinde, vuslata giden yol sert bir katarsis sürecidir. Seven kişi, sevilenin hayalinde aslında kendi “ideal benliğini” arar. Bu arayış, çoğu zaman “psikomajik” bir yıkımı beraberinde getirir; zira vuslat kapısına varan kişi, oraya bütün ego bagajlarıyla giremez. Ruhun sarsılması, o kadim benlik yapısının zelzelesidir.
Vuslat bir mülkiyet ilişkisi değil, bir ontolojik sekinet halidir. İnsan, sevdiğine kavuştuğunda aslında kendine, o ezelde kaybettiği ilahi parçasına kavuşur. Bu yüzden her gerçek vuslat, içinde bir miktar hüzün barındırır. Çünkü kavuşulan o mutlak an, aynı zamanda o muazzam iştiyakın (arzunun) sona erişidir.
“Acıyla damıtılmamış bir vuslat, sığ suların gürültüsüdür. Derin ruhlar, kavuşmanın hazzını değil, o hazzın içindeki ‘hiçlik’ senfonisini dinler.”
Kelimelerin yetmediği o noktada, aşkın lisan-ı hali başlar. Gözlerin birbirine değdiği o kadim saniyede, bin yıllık bir felsefe tek bir bakışa sığar. Bu, kelimelerin intihar ettiği, anlamın ise yeniden doğduğu andır. Vuslat, ruhun kendi yurdundan sürgün edilişinin sona ermesi; “marazi bir gurbetin” vatan bulmasıdır.
Aşk; acının estetiğiyle bezenmiş bir fena makamıdır. Vuslata eren, aslında dışarıda bir başkasını bulmuş değildir; o, sevgilisinin aynasında kendi gerçek hakikatiyle yüzleşme cesaretini göstermiş bir kahramandır.
“Gerçek aşık, vuslatın gölgesinde uyuyan değil; o vuslatı, ruhunun ebedi uyanışı için bir milat kabul edendir.”



















