Sanırım bazı romanlar sadece okunmaz; hatta sadece yaşanır. Bazıları ise yaşanmaz, insanın içine çöker. Yaşamak böyledir. Bu roman yalnızca bir ailenin trajedisi olarak değil; 20. yüzyıl Çin’inin siyasal dönüşümlerinin sıradan insanların hayatlarındaki yıkıcı tesirini gösterir. Kitabon merkezinde Fugui vardır; fakat aslında başrolde devlet, ideoloji, kıtlık, savaş ve kader bulunur. Ayrıca demir ve çelik. Fugui yalnızca bunların arasında ezilen insandır. Ezilen insanların temsilcisidir.
Roman sloganlarla değil mezarlıklarla anlatır. Kitleleri etkileyen nutuklar yok. Ama çocuklar ölür. Aileler dağılır. İnsanlar susar, susturulur. Yu Hua bize şu gerçeği böyle gösterir. Tarih kitapları zaferlerden söz eder, romanlar ise faturaların kime ödediğini yazar.
Fugui’nin hikâyesi, eski feodal düzenin çürümüşlüğüyle başlar. Zengin bir toprak sahibinin oğludur; kumar bağımlılığı yüzünden servetini kaybeder. Çok tanıdık. Bu çöküş, yalnız bireysel ahlak meselesi değildir. Aynı zamanda devrim öncesi Çin toplumunun sınıfsal çürümesini simgeler. Servet vardır ama adalet yoktur. Adaletsiz servet. Toprak vardır ama merhamet yoktur. Fugui’nin malını kaybetmesi, eski Çin’in meşruiyetini de kaybetmesidir. Bir bakıma o ev yıkılırken, bir rejim de çökmektedir. Bu kırılmanın ruhunu en sade hâliyle şu söz anlatır: “İnsan önce kaybeder, sonra kaybetmeye alışır.”
Roman burada bitmez; aksine trajedi buradan başlar. Çünkü eski düzenin çökmesi, yeni düzenin insanı kurtaran bir düzen olduğu demek değildir. Fugui, Çin İç Savaşı sırasında zorla askere alınır. Bu sahnelerde bireyin devlet karşısındaki çaresizliği görüntüsü çizilir. Kimin için savaştığını bile tam bilmeyen insanlar, büyük ideolojilerin piyonu hâline gelir. Roman açıkça şunu söyler: Fakirin savaşta tarafı olmaz, sadece ölme sırası vardır. Bu çaresizlik şu cümlede yankılanır: “Yaşamak için savaşmazsın; savaşırken yaşamaya çalışırsın.”
Fugui’nin eve dönüşü bir kurtuluş değil, yeni bir sınavdır. Büyük İleri Atılım döneminde toplum yeniden şekillenir. Kolektif üretim, devlet planlaması, dev hedefler… Kâğıt üzerinde parlak görünen bu projelerin halkın hayatında kıtlık ve korkuya dönüşmesi… Roman doğrudan propaganda yapmaz; ancak aile sofralarının boşalmasıyla gerçeği gösterir. Açlık, siyasetin en dürüst eleştirisidir. Ve insanın dayanma gücünü anlatan o sert gerçek belirir: “İnsan yaşamak için yaşar, başka hiçbir şey için değil.”
Fugui’nin oğlu Youqing’in ölümü, romandaki en sert politik sahnelerden biridir. Bir yetkiliyi kurtarmak için çocuğun kanı alınır, fazla kan verilince çocuk ölür. Seçkinler için yaşayan diğer sınıflar. Burada Yu Hua, baskıcı sistemin değer sıralamasını tek cümleye indirger: Bürokrat yaşasın diye çocuk ölür. Devletin gözünde bazı hayatlar diğerlerinden daha değerlidir. Romanın vicdanı tam burada kanar. Bu acının özeti ise şudur: “En ağır yük, insanın sevdiğini toprağa vermesidir.”
Kızı Fengxia’nın yaşamı da benzer bir simgedir. Dilsiz ve sağır oluşu, halkın konuşamamasını temsil eder gibidir. O sever, çalışır, sabreder; fakat sesi yoktur. Tıpkı milyonlarca insan gibi. Onun ölümü, yalnız bir annenin ölümü değildir; sessiz halkın bir kez daha toprağa verilmesidir.
Kültür Devrimi gölgesi romanda doğrudan ve dolaylı biçimde hissedilir. Doktorların aşağılanması, uzmanlığın değersizleştirilmesi, ideolojik sadakatin liyakatin önüne geçmesi… İnsanlar doğru olanı değil, güvenli olanı söyler. Bu atmosferde ölüm sadece biyolojik değildir; akıl da ölür, dürüstlük de ölür. Ve geriye şu sert hakikat kalır: “Bazen hayatta kalmak, kazanmaktan daha zordur.”
Fugui karakteri siyaseten son derece önemlidir. Çünkü o kahraman değildir, devrimci değildir, filozof değildir. Sıradan bir köylüdür. Ama tam da bu yüzden güçlüdür. Büyük sistemler kendilerini liderler üzerinden anlatır; Yu Hua ise sistemi sıradan insanın sırtındaki yük üzerinden anlatır. Fugui direnmez, slogan atmaz, isyan etmez. Yalnızca yaşar. Ve bazen yaşamak, başlı başına direniştir. Muhtemelen sadece ölecektir.
Roman boyunca hissedilen temel gerçekler değişmez: İnsan öyle bir varlıktır sanıldığından daha çok acıya dayanır. Fugui’nin neredeyse herkesi ölür: annesi, eşi, çocukları, damadı, torunu… Ama o yine sabah uyanır. Tarlaya gider. Öküzüne seslenir. Bu yüzden romanın adı son derece ironiktir: Yaşamak, burada neşeli bir eylem değil; ağır bir yük, Yaşamak burada bitmeyen bir mecburiyettir.
Dönemin şartları düşünüldüğünde roman cesur bir metindir. Çünkü modern Çin tarihinin parlak anlatısına karşı, dipte kalanların hikâyesini yazmıştır. Zafer marşlarının arasına ağıt koymuştur. Resmî tarihin unuttuklarını, edebiyat hafızaya kaydetmiştir.
Dünya edebiyatı açısından Yaşamak, Gazap Üzümleri ile yoksulluğun, Yüzyıllık Yalnızlık ile tarihsel döngünün, Suç ve Ceza ile insan acısının akrabasıdır. Ancak onun sesi daha sessizdir. Bağırmaz. Ağlatır.
Sonunda Fugui yaşlı bir adam olarak kalır; yanında yalnız bir öküz vardır. Herkes gitmiştir. Rejimler geçmiştir. İdeolojiler solmuştur. Geriye bir adam ve onun nefesi kalmıştır. Yu Hua burada insanlık adına büyük bir hüküm verir: Siyaset gelip geçer, acı kalır. Ama bazen acının içinden de vakar doğar. Fugui’nin son hâli budur. Yenilmiş, yoksullaşmış, yalnızlaşmış; ama hâlâ yaşayan bir insan.
Ve belki de romanın en sert hakikati şudur: Bazı çağlarda mutlu olmak lükstür; hayatta kalmak ise zaferdir.


















