90’larda çocuk olmak, bugünden bakınca neredeyse başka bir dünyada yaşamış gibi hissettirir. Sanki zamanın akışı daha ağır, sesler daha doğal, insanlar daha yakındı. O yıllarda çocukluk, sadece bir yaş aralığı değil; başlı başına bir iklimdi. İçine girince insanı sarıp sarmalayan, çıkınca özlemi içte kalan bir iklim…
Sabahlar bugünkü gibi alarm sesleriyle değil, çoğu zaman evin içindeki hareketle başlardı. Mutfaktan gelen çay kaşığı sesi, annelerin ayak sesleri, radyoda çalan bir türkü ya da haber bülteni… Gözünü açtığında hayat çoktan başlamış olurdu. Ama acele yoktu. Kahvaltı bile bir telaş değil, küçük bir ritüeldi. Ekmek bazen sıcaktı, bazen bayattı ama o anın içinde her şey yeterliydi. Çünkü kıyas yoktu, eksiklik hissi yoktu.
Sokağa çıkmak bir “aktivite” değil, günün doğal akışıydı. Kapıyı çekip çıkardın ve hayat başlardı. Ne bir plan yapılırdı ne de uzun uzun düşünülürdü. Kim dışarıdaysa oyun onunla kurulurdu. Bazen kalabalık olurdu, bazen üç kişi kalırdınız ama oyun yine de bulunurdu. Taşlar kaleye dönüşür, bir ağaç ev olur, kaldırım çizgileri sınır çizgisine dönüşürdü. Hayal gücü en büyük oyuncağımızdı.
Yaz günleri bambaşkaydı. Güneş daha sıcak değil, daha samimi gelirdi sanki. Terlemek bile rahatsız etmezdi. Hortumla ıslanmak, bidonla su taşımak, sokak ortasında su savaşı yapmak dünyanın en büyük eğlencesiydi. Ayaklar toz içinde kalır, akşam eve girerken kapıda silkilinirdi. Ama o toz bile bir günün hatırası gibiydi.
Kışlar daha uzun ve daha gerçekti. Kar yağdığında sadece manzara değişmez, hayatın ritmi değişirdi. Okul tatil olacak mı heyecanı, sabah erkenden pencereye koşmalar… Kar topu savaşları, kardan adamlar, soğuktan kızaran eller… Eve dönünce sobanın yanında ısınmak, çayın buharını izlemek… O sıcaklık sadece bedeni değil, içini de ısıtırdı insanın.
Okul hayatı bugünkü gibi yarış dolu değildi. Elbette dersler vardı, sınavlar vardı ama hayatın merkezi değildi. Teneffüsler asıl özgürlük alanıydı. Koridorlarda koşmak, bahçede bağırmak, sırada saklanan küçük notlar… Öğretmenler bazen sertti ama bir o kadar da hayatın içindeydi. Bir bakışlarıyla susar, bir gülüşleriyle cesaret bulurduk.
Televizyonun yeri çok ayrıydı. O, bir eşya değil; evin ortak buluşma noktasıydı. Akşam saatleri geldiğinde herkes yavaş yavaş aynı odaya toplanırdı. Hangi program izlenecek, kim kumandayı tutacak—bunlar küçük ama ciddi meselelerdi. Çizgi filmler bir ödül gibiydi. Haftada bir yayınlanan bir programı kaçırmamak için saat tutulurdu. Şimdi olduğu gibi her şey her an ulaşılabilir değildi; belki de bu yüzden daha kıymetliydi.
Telefonlar bugünkü gibi cebimizde değildi. Sabit telefon çaldığında evde kim varsa ona bakardı. “Ben bakarım!” diye koşuşturmalar olurdu. Biriyle konuşmak için saatlerce yazışmak değil, o an yakalayabilmek önemliydi. Bu yüzden konuşmalar daha kısa ama daha anlamlıydı.
Bakkal, mahalle hayatının kalbiydi. Cam kavanozlardaki şekerler, askılıklarda duran cipsler, buz gibi gazozlar… Elinde birkaç bozuklukla girip büyük bir mutlulukla çıkardın. Bakkal amca sadece satıcı değildi; seni tanıyan, halini hatırını bilen biriydi. Bazen veresiye defterine yazılan bir çikolata, çocuk kalbinde büyük bir güven duygusu bırakırdı.
Arkadaşlıklar daha filtresizdi. Kimsenin kendini kanıtlamaya çalışmadığı, olduğu gibi kabul edildiği bir zamandı. Küslükler büyümezdi. Bir oyun çağrısı, bir “hadi gel” cümlesi yeterdi her şeyi düzeltmeye. Çünkü önemli olan haklı olmak değil, birlikte oynamaktı.
Bayramlar… Belki de en parlak anılar orada saklı. Günler öncesinden başlayan hazırlıklar, alınan yeni kıyafetler, bayram sabahı erken kalkmalar… Kapı kapı gezip toplanan şekerler, harçlıklar… Ama asıl mesele para ya da şeker değildi. O ziyaretlerde hissedilen birlik, o sıcaklık, o kalabalık… İnsan kendini bir bütünün parçası gibi hissederdi.
Akşamları ayrı bir huzur vardı. Sokak yavaş yavaş sessizleşirken evlerin içi canlanırdı. Televizyon sesi, mutfaktan gelen yemek kokusuna karışırdı. Günün yorgunluğu, basit bir yorgunluktu; insanı yıpratmayan, aksine iyi hissettiren bir yorgunluk. Yatağa uzandığında kafanda onlarca düşünce değil, sadece o gün oynadığın oyunlar, yaşadığın küçük anlar olurdu.
90’larda çocuk olmak, aslında biraz da “yavaş yaşamak” demekti. Her şeyin hemen olmadığı, bu yüzden beklemenin öğrenildiği bir dönemdi. Bir oyuncağı almak için günlerce hayal kurmak, bir programı izlemek için haftalarca beklemek… Bu bekleyişler sabrı öğrettiği gibi, elde edilen şeyin değerini de büyütürdü.
Bugün geriye dönüp baktığımızda özlediğimiz şey sadece o oyuncaklar, o sokaklar ya da o televizyon programları değil. Özlediğimiz şey; zihnimizin bu kadar dolu olmadığı, kalbimizin bu kadar yorulmadığı bir hal. Küçük şeylerle mutlu olabilmek, anın içinde kaybolabilmek, geleceği ya da geçmişi düşünmeden “şimdi”yi yaşayabilmek…
Belki de 90’larda çocuk olmak, hayatın en sade halini deneyimlemekti. Fazlalıkların olmadığı, karmaşanın henüz içimize yerleşmediği bir zaman dilimi… Ve o yüzden bugün, ne zaman o günleri ansak, içimizde hafif bir sızıyla karışık bir sıcaklık belirir. Çünkü biliriz ki o günler geçti. Ama aynı zamanda şunu da hissederiz: O günlerdeki çocuk hâlimiz, hâlâ bir yerlerde bizimle birlikte yaşıyor. Sadece biraz sessizleşmiş, biraz geri çekilmiş… Doğru anı bekliyor.
















