Bazı soruların cevabı zihnin labirentlerinde değil, yüreğin çıplaklığında saklıdır. “İyi bir yönetici nasıl olmalı?” sorusu, yalnızca bir koltuğu değil, hem yöneteni hem yönetileni sorgulayan soğuk bir aynadır. O aynada görünen, hakikatin izinde bir lider midir, yoksa sadece gücün gölgesine sığınmış bir taklit mi?
Kadim bir anlatıda padişah, vezirine bu soruyu yöneltir. Vezir, sükûnetin içinden süzülüp gelen bir sesle der ki: “Bilgili olmalı, akıl ve ahlakı pusula edinenleri yanına almalı ve en önemlisi, menfaat peşinde koşanları kapısından içeri sokmamalı.”
Menfaatperestlik… Etkisi zehir kadar sinsidir. Düzenleri sarsar, ilişkileri içten içe çürütür ve sonunda insanı kalabalıkların ortasında yalnız bırakır. Fakat bu bir kırılma noktasıdır: Bu yalnızlık bir terk edilmişlik mi, yoksa bir arınma mı? Hakiki yalnızlık, tek başına kalmak değil; sahte kalabalıkların içinde kendini yitirmektir.
Görkemli tahtında oturan ama hakikate sağır bir padişah düşünün. Çevresi, gerçekleri değil, yalnızca duymak istediği ve hoşuna giden sözleri fısıldayanlarla doludur. Zamanla doğru sözler diken gibi batar, sahte iltifatlar tek teselliye dönüşür. Ve o an, adalet sessizce çekilir. Adaletin olmadığı yerde taht, sadece bir odun yığınıdır.
Bugün o saraylar; şirketlere, makam odalarına, hatta evlerimize taşındı. Manzara değişmedi: Çıkar rüzgârına göre yön değiştirenler, susturulmuş hakikatler ve ağır bir sessizlik… Bu sınav yalnızca büyük kürsülerde değil, hayatın en küçük anlarında verilir. Tıpkı vicdanını susturmak için kılıf arayanların yanılgısı gibi. Sormak gerekir: Vicdan mı fetva verir, yoksa fetva mı vicdanı susturur?
Dostluk hesaba, sevgi stratejiye dönüştüğünde geriye ne kalır? Güç, gürültüyle değil; hakikatin titremeyen sesiyle ölçülür. O ses sustuğunda, en yüksek taht bile boşlukta kalır.
Modern çağda hepimiz birer yöneticiyiz: ailemizde, işimizde, en çok da kendi içimizde. Yanımızda hakikati söyleyenler mi var, yoksa menfaati büyütenler mi? Bazen gördüğümüz kayıtsızlık, karşımızdakinin gerçeği taşıyacak cesarete sahip olmamasındandır. Bu yüzden yalnızlık, yanlış kalabalıklardan daha onurlu olabilir.
En büyük servet, gerçeği söyleyen dosttur; en büyük iktidar ise kendini kandırmayan yürek. Şimdi durup içimizdeki tahta bakalım: Orada adalet mi hüküm sürüyor, yoksa nefsin bitmeyen arzuları mı?
Gerçek liderlik, dünyayı değil; önce içimizdeki padişahı adaletle yönetebilmektir.
















