Penceremizin önünden akıp giden dünyayı ne kadar doğru tanıyoruz? Sabah uyandığımızda yüzümüze vuran ışık, sokaktan gelen upuzun bir korna sesi ya da mutfaktan yayılan kahve kokusu… Hepsi bize dışarıda, bizden bağımsız ve mutlak bir gerçekliğin var olduğunu fısıldıyor. Oysa zihnimizin derinliklerine doğru ufak bir yolculuğa çıktığımızda, “gerçek” dediğimiz o devasa yapının aslında tamamen bize özel inşa edilmiş bir algı sarayından ibaret olduğunu fark ediyoruz. Albert Einstein’ın dediği gibi: “Gerçeklik, ısrarla devam eden bir illüzyondan başka bir şey değildir.”
İnsan beyni, dış dünyayla doğrudan temas kuramaz. O, kafatasının karanlık dehlizlerinde yaşayan ve dışarıdan gelen elektrik sinyallerini yorumlamaya çalışan bir tercümandır. Gözlerimiz bir nesneye baktığında aslında nesneyi değil, ondan yansıyan fotonların retinada oluşturduğu elektriksel dalgalanmaları algılar. Henri Bergson’un belirttiği üzere: “Gözler sadece zihnin anlamaya hazır olduğu şeyleri görür.” Bu nedenle William Blake’in de vurguladığı gibi: “Eğer algı kapıları temizlenseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz.”
Bu durum, felsefe ile nörobilimin en zarif kesişim noktalarından biridir. Sadece biyolojik sınırlandırmalarımız değil, geçmiş yaşantılarımız ve inançlarımız da bu simülasyonun rengini değiştirir. Anaïs Nin bu gerçeği çok temel bir noktadan yakalar: “Biz dünyayı olduğu gibi görmeyiz, olduğumuz gibi görürüz.” Aynı sokakta yürüyen iki insandan biri sadece çürümeye yüz tutmuş yaprakları görürken, diğeri dökülen yaprakların estetiğine odaklanabilir. Çünkü Harper Lee’nin hatırlattığı gibi: “İnsanlar sadece görmek istediklerini görürler ve duymak istediklerini duyarlar.”
Modern dünyada gerçek ile illüzyon arasındaki çizgi hiç olmadığı kadar incelirken, Virginia Woolf’un şu sözü daha anlamlı hale geliyor: “Dışarıda ne bir dünya var ne de mutlak bir gerçek. Her şey içimizdeki o bitmek bilmeyen fırtınanın ve sessizliğin dışarıya vurmuş halinden ibaret.” Bizler aslında Oğuz Atay’ın dediği gibi büyük bir yanılsamanın içindeyiz; “kendimizi dış dünyadaki olayların esiri sanıyoruz, oysa biz sadece kendi zihnimizin oluşturduğu gölgelerle savaşıyoruz.” William Shakespeare’e göre ise: “Bütün dünya bir sahnedir ve tüm erkekler, kadınlar sadece birer oyuncu.”
Sonuçta gerçeklik, Philip K. Dick’in ifadesiyle “ona inanmayı bıraktığınızda bile yok olmayan şey” olsa da, bizim hayatımızı şekillendiren asıl güç onu nasıl yorumladığımızdır. Her insan bir dünyadır. Bakışı, düşüncesi ve dünyayı algılayışı hep kendine has, özel ve biriciktir. Hayat bazen üzerimize tek bir beyaz ışık huzmesi gönderir. Olay nettir, tektir ve sabittir. Işığın kendisinden mavi ya da kırmızı olmasını bekleyemezsiniz; o neyse odur.
Ancak bu ışık bir prizmaya, yani insanın benzersiz algı dünyasına çarptığı an içerideki kırılma başlar.
Dışarıdaki olay tek bir renkten ibarettir ama insanın içindeki kırılma, o tek renkten koca bir gökkuşağı doğurur.
Epiktetos’un dediği gibi: “Hayatımızı şekillendiren şey başımıza gelenler değil, onlara nasıl tepki verdiğimizdir.” Carl Jung’un da belirttiği üzere: “Bir şeyi farklı bir şekilde görebilmek, onu değiştirebilmenin ilk adımıdır.” Stefan Zweig’ın sözüyle özetlemek gerekirse: “Hayat, ona ne anlam yüklersek odur. Gerçeklik dediğin şey, senin ona inandığın biçimde şekillenir.”
Belki de en büyük özgürlük, zihnimizin ilk anda kurguladığı o otomatik gerçekliği hemen kabullenmeyip, bu pencerelerin ötesindeki derinliği aramaya cüret etmektir.
















