İnsanoğlu, bu fani âleme bir “yabancı” olarak bırakıldığı günden beri, ruhunun derinliklerindeki o kadim sessizliği bozacak bir yankı arar. Dünya bir gurbet yurdudur ve bu gurbetteki en ağır yük, insanın kendi iç dünyasının anahtarlarını teslim edebileceği, ruhunun şifrelerini çözebilen bir “diğerini” bulamamasıdır. Anlaşılmak, sadece sosyal bir ihtiyaç değil; belki bir lüks, hatta hayat binasının üzerine kurulduğu en mukaddes temel taşıdır.
Dini ve manevi bir zaviyeden bakıldığında, mahlûkatın varoluş serüveni bile bir “anlaşılma” ve “bilinme” iştiyakıyla başlar. Tasavvuf neşvesiyle dile getirilen o meşhur hakikat; “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim,” buyuran İlahî kelam, aslında bütün kâinatın mayasında bu arzunun olduğunu fısıldar. İnsan, Eşref-i Mahlûkat olarak, bu İlahî sıfattan bir parça taşır. Kendi içindeki o muazzam hazinenin, bir başka ruh tarafından fark edilmesi, takdir edilmesi ve “tamam”lanması için çabalar. Bu bağlamda, bir insan tarafından derinden anlaşılmak, adeta İlahî rahmetin tecelli ederek kulun yalnızlığına dokunmasıdır.
Edebiyatın kanayan satırları, sanatın sessiz feryatları ve tarihin tozlu sayfaları aslında tek bir amaca hizmet eder: Anlaşılmak.
Edebiyat: Sessiz kalmış ruhların feryadını kelimelere dökerek, “Ben de buradayım, ben de hissettim!” diyen bir dert ortağı arayışıdır.
Sanat: Kelimelerin bittiği yerde, bir fırça darbesiyle veya bir ney sedasıyla ruhun tarif edilemez sancılarını görünür kılma çabasıdır.
Tarih: Sadece olaylar silsilesi değil, insanın bu dünyadan geçerken bıraktığı “anlaşılma” izlerinin toplamıdır.
“İnsan insanın aynasıdır” düsturu uyarınca, sanat ve edebiyat bu aynanın parlatılma ameliyesidir. Maksat; bedenin hapishanesinden çıkıp, bir başka kalbin genişliğinde yankı bulmaktır.
Pek çokları bu yolda yorulur, kimileri ise “anlaşılmanın” o muazzam lüksüne erer. Ancak bu muvaffakiyet, sadece konuşmakla değil, “kalp dili” (lisan-ı hâl) ile mümkündür. Gerçekten anlaşılmak; kelimelerin ötesindeki sessizliği paylaşabilmek, bakışlardaki kederi okuyabilmek ve bir başkasının gönül tahtına nezaketle oturabilmektir.
İnsan hayatını bu temel üzerine bina eder; çünkü anlaşılmadığı her an, ruhu biraz daha içine çekilir ve yalnızlığın soğuk rüzgârlarında üşür. Maneviyatta bu, “ünsiyet” makamıdır. Dost ile dost olmak, Hâlık’a kul olmak ve nihayetinde mahlûkatla samimi bir bağ kurmak…
Anlaşılmak, bu dünya hayatının en nadide mücevheridir. Eğer bir insan, bir başkasının gönül aynasında kendi hakikatini saf ve berrak bir şekilde görebiliyorsa, o kişi dünyanın en zenginidir. Zira bütün kâinat; anlaşılmak için yazılmış bir kitap, insan ise o kitabın anlaşılmayı bekleyen en derin cümlesidir.
Ruhumuzu, bizden daha iyi bilen ve bizi bizden daha iyi anlayan o “Zât”a emanet etmek; nihai anlaşılma ve huzur makamıdır.
















