Hayatın koşuşturması içinde yine yoğun bir güne uyanmıştı. Yataktan kalkmanın, tüm o sorumlulukların başladığı an olduğunu bildiğinden, kafasını yastığa biraz daha gömdü. Fakat nafile, ardı ardına çalan alarm sesi çoktan günün başlaması gerektiğini haykırıyordu.
“Of…” demenin bir faydası olmadığını bilerek, içinden “Hadi…” dedi. Çünkü kişisel gelişim kitaplarından ve YouTube videolarından öğrendiği gibi, bir günün nasıl başlarsa, öyle akıp gittiğini biliyordu.
Önce yatağını toparladı. Yatağın derli toplu olmasının, güne düzenli bir başlangıç sağladığını biliyordu. Dahası, bu basit eylemin, odaklanmayı artırıp gün içindeki görevler için küçük bir başarı hissi verdiğini de biliyordu.
Bugün ardı ardına üç dersi vardı; toplamda yaklaşık dört buçuk saatlik bir maraton. Öğrenciler arasındaki yol mesafesini de hesaba kattığında bu süre altı saati buluyordu. Bu yüzden güzel bir kahvaltı yapması gerekiyordu.
Ama elbette güzel bir kahvaltı kendi kendine hazırlanmıyordu. Bu da mutfakta bir koşuşturma gerektiriyordu: çayın suyunu ocağa koy, yumurtayı haşla, dolaptan yiyecekleri çıkar, masayı hazırla… Ve yine bir koşuşturma.
Arabasının kontağını çevirdiğinde derse başlamasına yalnızca on beş dakika kalmıştı. Hızlı gidemeyeceğini biliyordu ama derse biraz gecikerek de olsa yetişebilirdi.
Birinci ders bitti, ardından ikinci dersini de tamamladı. İkinci ve üçüncü ders arasında, sabahçı ile öğlenci farkından dolayı bir saatlik bir boşluk vardı.
Arabasını park edip sevdiği markete uğrayacaktı ama günlerden cuma olduğu için bu saatte market kapanmıştı. Farkında olmadan yürümeye başladı. Küçük bir parkın önünde durdu. Mayıs ayıydı; hava sıcak değil, hafif bir rüzgâr vardı. Bir ağacın gölgesinde banka oturdu.
Eli çantasındaki telefona gitti ama sonrasında onu tekrar çantasına bıraktı.
“Şimdi,” dedi, “yaklaşık kırk dakika boyunca sessizce rüzgârı, ağaçları, çiçekleri, kuşların cıvıltısını ve bilmediğim o sesleri dinleyeceğim.”
Ve dinlemeye koyuldu… Sanki zaman yavaşlamıştı. Dakikalar adeta bir kuyunun dibinde debeleniyordu. Eğer markete gitmiş olsaydı, eminim on dakikada geri dönüyor olacaktı. Ama şu an on dakika geçmesine rağmen sanki saatlerdir burada oturuyordu.
Farklı kuş sesleri, ötüşlerin naif zenginliği… Hepsi büyüleyiciydi. Sessizliğin sesini dinler olmuştu. Öğle vakti olduğu için etrafta kimse yoktu; sanki şehir bir anda boşalmıştı. İnsanlar ya bir yerlere dağılmış ya da evlerinin sessizliğine çekilmişti. O an kendini dünyanın ortasında unutulmuş biri gibi hissetti.
“İnsan,” diye geçirdi içinden, “yalnızca kalabalıkların içinde mi var olurdu? Eğer bu dünyada tek başıma yaşasaydım, burası yine de katlanılabilir bir yer olur muydu?”
Garip bir histi bu… İnsanın kendi sesiyle karşılaşması gibi. Biraz ürkütücü, biraz da dinlendirici…
Sonra fark etti; nasıl ki yağmur yağınca sokaklar arınır, toprağın kokusu değişir, ruhu da bu sessizliğin içinde yavaş yavaş temizleniyordu. Rüzgâr yüzüne dokundukça sanki görünmeyen bir el omzuna şefkatle ilişiyordu. Kuşların sesi bile artık yalnızca bir ötüş değil, anlaşılmayı bekleyen küçük cümleler gibiydi.
O an uzun zamandır ilk kez hiçbir yere yetişmeye çalışmıyordu.
Ne bir sonraki dersin telaşı vardı içinde ne de ertesi günün planı… Sadece oturuyor ve hayatın kendi sesini dinliyordu.
Belki de insanı en çok yoran şey, bedenin hareketi değil; zihnin hiç durmadan bir yerlere yetişmeye çalışmasıydı.
Tam o sırada sessizlik, okuldan yeni çıkmış iki ortaokul öğrencisinin kahkahalarıyla bölündü. Üzerlerinde okul formaları vardı. Şakalaşarak körebe oynuyor, kaydırağın merdivenlerinde birbirlerini yakalamaya çalışıyorlardı.
Çocukların neşesi, parkın sessizliğine karışıp küçük bir bahar gibi yayıldı.
Onları izlerken istemsizce gülümsedi.
“Demek ki,” dedi içinden, “umut hâlâ dünyanın bir yerlerinde çocuk sesiyle dolaşıyor.”
Zamanının dolduğunu fark ettiğinde yaklaşık kırk dakikadır oradaydı. Ama bu kırk dakika ona sanki uzun bir yolculuktan dönmüş hissi vermişti.
Dinlenmek bazen uyumak değildi çünkü… Bazen sadece durmaktı. Bir ağacın gölgesinde oturup rüzgârı dinlemek, hayatın içinden kısa bir süreliğine çekilmekti.
Belki de hayat, yalnızca koşarak yaşanacak bir yer değildi.
Nasıl ki dünya sürekli gündüz olmuyorsa, insanın ruhu da sürekli hareket hâlinde kalamıyordu. Dinlenmeye, susmaya, yavaşlamaya ihtiyaç duyuyordu.
Ama sanırım biz, YAŞAMAYI çoğu zaman yetişmekle karıştırıyorduk.
Oysa bazen küçücük bir park, kısa bir sessizlik ve hafif bir rüzgâr bile insana kendini yeniden hatırlatabiliyordu.
Ne dersiniz?
















