Günün siyahını serpiştirdiği saatlerdir gece. Gündüzün içine sıkışan duygularımızın yansımasıdır karanlık. Gecenin karası güne sessizce sindiğinde ve bir pelerin gibi örttüğünde siyahını güne, işte insanın baş başa kalmasıdır kendisiyle.
Gece el ayak çekildiğinde, herkes kendi kabuğuna gizlendiğinde, gündüzün edindiğimiz dertler belirir gecenin griliğinde. Gözlerini uykuya çevirmeden önce dünyanda kendinle, gün içinde yaşadığın acılarınla, dertlerinle, kırgınlıklarınla, öfkelerinle yüzleşirsin; sırlarının siyahında gizlenirsin. Bir nefesin kadar ötendedir artık duyguların. Rüyaya dalmadan önce bilincini açarsın gerçeklerine, yaşadığın dertlerine, seni örseleyen geçmişine ve gizlerine. Gün içinde yaşadığın acılar bedenini yıkar, görmezden geldiğin durumlar ya da kişiler düşüncelerini yorar, sırların varlığını sarsar gecenin ileri saatlerinde. Monologlar başlar kendinle, fırtınalar başlar iç sesinle, yüzleşirsin sevmediklerinle ya da seni sevmeyenlerle; bilincin kusar ruhun acı çektiği saatlerde.
Uykusuz gecelere nice soluğun sıkışır dertlerinin arasına. Sesini duyabileceğin bir iç sesin vardır sadece, bir de karanlığın bıraktığı uğultusu ve kimsesizliğin sızar sadece karanlığın kuytusuna. Ezbere bildiğin bu dilde ve alfabede unutmaya çalıştığın acıların, anıların canlanır amansızca. Acıların yüzüne acımasızca saldırır. Kendinle konuştuğun bu saatlerde soruların, cevaplarından önce varlığına yanaşır.
Gecenin karanlığı çöktüğünde ve alacakaranlığın yaşandığı saatlerde kendini yeniden toplamaya çalışırsın belki de kendi içinde. İlerledikçe dakikalar ve saatler buluştuğunda gecenin gizemiyle hakikatler çakışır kendi gerçeklerinle. Karanlık geç saatlerine geçtiğinde düşüncelerinde derinleşir, devleşir içinde. Hayatın gürültüsünün sesi kısılmıştır artık. Senin gün içinde kaçtığın gerçeklerin dikilir karşına. Gün içinde sessizleştiğin ve sustuğun anıların dile gelir, anıların canlanır; görmezden geldiklerinin senin duyman için sesleri irileşir, görüntüleri devleşir. İşte kaçtıkların karşındadır, görmezden geldiklerin sanki dipdiri yanındadır. Halbuki gündüzün kaçtığını sanmıştın. Oysa onlar bilincinin bir köşesine sızmış seni beklemektedir. Anıların, dertlerin, sırların ve hatta yalanların da seninledir. Uykudan yoksun gecelere, kör kaldığın kendi gerçeklerine, sağır olduğun seslere uyanmaya başlarsın gecenin grileşen saatlerinde.
Gece, gün yüzüne çıkarır hakikatlerini. Denizin üzerinde yüzen şişe gibidir. İçinde saklı tuttuğu gerçekleri vardır. Bu şişenin içinde doğruların yazılıdır. Saatler ilerledikçe o şişeyi açmaya cesaretin var mıdır? Ya da o gerçekleri okumaya, dahası kabul etmeye yürekliliğin ne kadardır? Saatler adımını attıkça sana doğru, karanlıkta belirir korkuların. Varsa açığa çıkar saklanmış sırların. Doğrularını arar vaktiyle söylediğin kara ya da pembe yalanlar. İşte hepsi yüzleşir önce kendileriyle, sonra kendi iç sesinle ve de gerçeklerinle. Varsa dökülür yanlışların, Pandora’nın kutusu gibi dökülür bilincine, yüzer gözlerinin önünde. Ertelenen kırgınlıkların, zamanında yaptığın yanlışların, söylediğin yalanların, yaptığın haksızlıkların ya da uğradığın haksızlıkların sesleri karşılar seni gecenin karanlığında. Gündüzün telaşında kulak ardı ettiğin hakikatlerin belirir. Aradığın eksik parçaların işte o an yanına gelir, aradığın tablodaki görsel o zaman zihninde belirir. En uzun konuşmalarımızı belki de gecenin karanlık sularında yaparız, kendimizle baş başa kalırız.
Karanlık perde perde inerken hislerimize, sinerken düşüncelerimize, yüzleşirken kendimizle, belki de en acımasız sesle konuşuruz o an içimizde taşıdığımız hakimle. Aslında ne çok kendimizi yorduğumuzu ya da başkalarının yorulduğunu anlarız. İçimizle yaptığımız konuşmalarda da saatlerce tartışırız. Yanlışlarımızı aklamaya, yalanlarımıza kılıflar bulmaya, vicdanımızı rahatlatmaya, kendimizi sevmek ya da bize yanlışı olanları sevmek için bahaneler ararız gecenin kurşuni saatlerinde ve kendi iç görüşmelerimizde. Konuşuruz kendimizle dakikalarca… Düşüncelerimizde doluya koyarız almaz, boşa koyarız dolmaz. Fark ederiz ki asıl yorduğumuz kendimiz, aşamadığımız ise kendi iç meseleleridir.
Gündüzün gürültüsünü iç sesimizin fısıltısına bırakırız. Bu iç sesimiz eğer vicdanlıysa kimi zaman bizimle de tartışır, hatta kimi zaman yanlışlarımızı aklamamamız için bazı sebepleri yaşatır. Kimi zaman da günü aşmamız ve anlamamız için de gerektiğinde bize zaman da tanır. Uykuya hasret gecelerde, günün son demlerinde hayatın ayrıntıları canlanır ve senin gerçekliğini yansıtır.
Karanlığın getirdiği bu sesi sadece sen duyabilirsin. Bazen de bu sese kulağını ve bazen de vicdanını kapayabilirsin. Aslında gecenin karanlık sularını bilen ve farkına varabilen için kendi inşa etme saatleridir. Kendini yenileme ve düşüncelerini yeniden var etmene sebeptir. Kendi iç sesinle barışmak ya da kavuşmak için gördüğün nedenleri gösterir gece.
Ve işte karanlık ne kadar sessiz kalabilir hakikatlere?
Karanlığa sızan tanıktır iç ses. Gündüz geceye döndüğünde, gürültü sessizliğine evrildiğinde, bilinç yerini acı ve anılarla meşgul ettiğinde karşımıza çıkan sestir. Kendimizle yüzleşmedir. Yüzeye çıkan gerçekleri görme vaktidir. İç sesimize kulak verme zamanıdır; denizin karanlık sularından yüzeye çıkma gibidir gece. Derin bir solukla nefes alma ve hakikatleri görmedir gerçekliğimize. Hava baloncukları gibidir, gökyüzünü gördüğümüz an gibidir gecenin gri saatlerinde duygularımızdaki sohbetimizde. Bu kavga da olsa iç sesimizde, yüzleşmeyi sağlar özümüzle ve kendimizle.
Gecenin karanlığı kaldırır bilincimizdeki perdeyi. Sessiz tanıktır, görmeni ister hakikatleri. Gündüzün pasını siler, bulmanı ister kendi gerçekliğini. İç sesinle karşılaşırsın ve konuşursun gecenin griliğinde ve yüzleşirsin gerçek kendinle…
Sonuç her ne olursa olsun, en güzeli kendimizle dost kalmayı bilmektir, kendi doğrularımıza ters düşmüyorsak eğer. Soruyu yinelersek, karanlık ne kadar sessiz kalabilir gerçeklere? Senin doğruların gerçeklerle tezata dönüşmüyorsa, doğrularınla hakikatler can buluyorsa ve yanlışların can acıtmıyorsa ne mutlu senin adına ve varlığına…

















