Hayat, insanı en çok sahip olduğu erdemlerden, en saf niyetlerinden vurur. Tatlı dilli olmak, sakin kalmayı seçmek, etraftaki bütün kirleri, haksızlıkları görüp yutmak dışarıdan bakıldığında birer erdem, hatta kusursuz birer huydur. Oysa bu duruşun ardında, her an incitilmeye açık, korumasız ve yorgun bir ruh yatar. Bu dünyanın asıl ağır faturasını, her şeyi sırtlamaya çalışanlar, hep “idare edenler”, hep alttan alanlar öder.
Bir insan, ömrü boyunca bağ kurmak, huzuru korumak ve kırıkları onarmak için çabaladığında, etrafındakiler bu yumuşaklığı zamanla bir zayıflık olarak okumaya başlar. “Ana hakkıdır”, “evlattır, elbet geçer”, “eştir, her evde olur” denilerek yutulan her haksızlık, kişinin kendi kalbinin üzerine bastığı sessiz birer ihanettir. En acısı da şudur ki; size haksızlık edenler, o onca yükü hiç yaşanmamış gibi rahatça geride bırakırken, dönüp bir kez olsun pişmanlık duymaz, özür dilemezler. Çünkü onların zihninde sizin sessizliğiniz, her şeyi baştan beri hak ettiğiniz anlamına gelir.
Yılların yorgunluğuyla baş başa kalıp kendi kabuğuna çekilmek ise başka bir haksızlık kapısını aralar. Bütün bir ömür başkaları için fedakarlıkla geçtikten, herkesin yükü omuzlandıktan sonra, insan kendi köşesine çekilip “Artık dinleneceğim, biraz da kendim için yaşayacağım” dediğinde yine suçlanan taraf olur. “Zaten kimse sevmiyor, yalnız” yaftası kolayca yapıştırılır sırtına. Oysa bu yalnızlık bir tercih değil, yıllarca tek taraflı verilmiş bir mücadelenin ve tükenmişliğin kaçınılmaz sonudur.
İçeride bir yerlerde zamanla buz gibi bir soğukluk birikir. Dışarıdan merhametli, yardımsever ve güçlü görünmek zorunda kalan o insan, aslında içten içe her an yaralanmaktan, en güvendiği yerden vurulmaktan korkan kırgın bir çocuk barındırır. İnsan, ömrünün bir döneminde kimseden bir şey beklememe noktasına geldiğinde bile, içinde hâlâ sönmemiş o saf ve acı dolu arzuyu taşır: “Biri gelsin, haksızlık ettiğini bilsin, bir kez olsun özür dilesin ve ben affedeyim.” Bu bir acizlik değil; insanın doğasındaki o derin vefa açlığı ve adalet arayışının son çığlığıdır.
Hayatın sillesini yemiş, çocuklarını bile kendi ayakları üstünde duran, güçlü bireyler olsun diye yetiştirirken kendi hayatından vazgeçmiş bir annenin o sessiz bekleyişi, aslında toplumsal bir aynadır. Çocuklar büyür, kendi yollarına gider; eşler hayatlarını kurar, fakat geride kalan kadın, kendi kurduğu o fedakârlık tahtının üzerinde yapayalnız kalır. Sabah uyanıp “Bana ne olacak?” kaygısını gütmek bile, bütün bir ömrü başkalarına adamış bir ruhun hak ettiği karşılığı alamadığının en hüzünlü kanıtıdır.
Ne var ki, insan bütün bu fani kırgınlıkların ötesine bakabildiğinde, gerçeğin başka bir katmanını fark etmeye başlar. Yaşanan hiçbir haksızlık, dökülen hiçbir gözyaşı tesadüf değildir. İnsanın dünyada maruz kaldığı her ihmal, her hırpalanış, aslında ilahi bir terbiye ve ruhsal bir tekâmül sürecidir. Her şeyi işiten, bilen ve gören yegâne Şahit, kulunun çektiği her “Ah”ı kaydetmektedir.
Tasavvuf, kulun kalbine tam da bu noktada umut eker. Başımıza yalnız O’nun dilediği, takdir ettiği gelir. Kul, razı olmalıdır ki Hak da kulunun üzerinde gerçekleştirmek istediği ilahi planı, o güzel niyetin ve sabrın meyvesini versin. Sessizlik, bir aczin değil; kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerde kalbin Rabbine sığınmasının en soylu halidir. İnsanlardan beklenen adalet bu dünyada şaşabilir, vefa unutulabilir; fakat Alemlerin Rabbi, kulunun kalbindeki o kırıklığı tek bir zerre zayi etmez.
Belki de bu dünyadaki en büyük imtihan, kulun insanlardan beklemeyi bırakıp yalnızca Yaratıcı’ya yönelmesiyle başlar. Yalnızlık dediğimiz o soğuk kabuk, aslında insanın içindeki o ilahi sığınakla buluştuğu mukaddes bir tenhadır. Ve unutulmamalıdır ki; bu dünyada en çok kırılanlar, en çok sessiz kalanlar, kalbini sadece O’na bağlayanlardır. Sabreden, razı olan ve sükutu ibadete çeviren ruhlar için rahmet kapısı her zaman sonuna kadar açıktır.
Kırıldık, üzüldük, haksızlığa uğradık, değersizleştirildik, sevgiden yoksun bırakıldık fakat bugün faile değil, müsebbibe bakmayı öğrendik “La faille illa Hu”.
Sevgi ve huzurla kalınız…

















