Geçen ay bu satırlardan sana bir soru bırakmış ve sözü bir sonraki hikâyeye ertelemiştim, hatırlarsın. “Asıl ödül, en büyük kazanç, Allah’ın varlığında yok olup Onunla sonsuzlukta kalabilmektir.” dediğimde, içinden yükselen o derin, belki de biraz çaresiz fısıltıyı bizzat hissetmiştim: “İyi ama bu nasıl mümkün olur? Bu yalan dünyanın, bu bitmek bilmeyen sınav salonunun, bu ağır dünya telaşının ve belirsizliklerin ortasında sıradan bir insan nasıl sonsuzluğa dokunabilir? Bizler kendi dertlerimizin arasında kaybolmuşken, o yüce makama nasıl erişebiliriz?”
İşte bugün, o fısıltının peşinden giderek hayatın en çıplak, en yalın ve en sert gerçeklerinin tam ortasından konuşacağız. Çünkü insan, canı en çok yandığında, dünya yükü omuzlarını çökertip nefes almayı zorlaştırdığında, aslında hakikate en yakın olduğu yerdedir.
Cevap: İnan bana, bize çocukluğumuzdan beri dayatılan o korku, kural ve ceza odaklı ezberlerin çok uzağında bir yerde gizli. Yıllar öncesine bakıyorum da dinimiz ve ibadetlerimiz öyle bir anlatıldı ki; ruhumuzu özgürleştirmek, bizi Yaradan’a yaklaştırmak yerine adeta suçluluk ve korku kuyularına attı. Ne zaman yorulsak, ne zaman insanca bir acziyete düşecek gibi olsak korktuk. Allah’ı sadece cezalandırıcı olarak bildik. Kendimizi “küçük insanlar”, hayallerimizi “ulaşılmaz seraplar” olarak görmemizin arkasında hep o sevgiden mahrum, sadece cezalandırılma endişesiyle örülmüş yanlış anlatılar yatıyor. Kul ne zaman ibadete duracak olsa, namazının kusursuzluğuna odaklanmaktan, “Acaba kabul oldu mu, eksik mi yaptım, yanlış bir kelam mı ettim?” korkusundan kalbini o Sonsuz Merhamete açamadı. Bize Rabbimizi sevmek, Onunla dertleşmek, şikâyetimizi ve acziyetimizi yalnızca Ona anlatmak öğretilmedi. “Allah yakar”, “Allah günah yazar”, “cehenneme atar” gibi korkutmalarla sadece cezalandırıcı bir yaratıcıyı tanıdık birçoğumuz.
Oysa tasavvufun o pürüzsüz, o şefkatli aynasından baktığımızda perdeler kalkar ve gerçeğin o nurlu yüzü parıldar: Biz bu dünyaya sadece bir korku tünelinden geçip cezadan kaçmak, sadece ağır imtihanlar altında ezilmek için gelmedik. Biz buraya O’nu bilmek, O’nu sevmek, O’nun o eşsiz sanatını hayatın her zerresinde okuyup minnettar olmak için geldik.
Ve o sorduğun, “Allah’ın varlığında yok olup Onunla sonsuz kalma” sırrının bu dünyada tutunabileceğimiz iki pürüzsüz anahtarı vardır: Namaz ve Kur’an.
Namaz, bize anlatıldığı gibi sadece vaktin çıkmasından korkarak eda edilen bir borç tahsili değildir. Namaz, bir buluşmadır. Kulun, o dünyanın bütün kargaşasından, geleceğin getirdiği o belirsiz kaygılardan, yalnızlığından, evlatları için hissettiği o devasa sorumluluklardan ve insani yorgunluklarından sıyrılıp zamanı ve mekânı bükerek bizzat Yaradan’ın huzuruna kabul edildiği o en özel, o en pürüzsüz randevudur. Seccadeye alnını koyduğun an, “Ben kendimi taşımaya güç yetiremiyorum Allah’ım, yoruldum, her şeyimi Sana bıraktım.” diyerek teslim olduğun o saniye, aslında kulun kendi cüzi varlığında yok olup, Külli ve Sonsuz olan Güç ile hemhal olduğu andır. Kul seccadeye mükemmel olduğu için değil; kırık dökük, aciz ve dertli olduğu için oturur. Aslolan şekilsel bir kusursuzluk değil, o kalpteki dürüst aşktır.
Kur’an ise sadece raflarda süslü kılıflarda durup uzaktan uzağa ulaşılamaz bir saygıyla saklanacak bir kitap değildir. Kur’an, yaşayan ve her an seninle konuşan canlı bir rehber, bir kılavuzdur. O, senin tam da sıkıştığın, daraldığın, hayatın hararetinden bunalıp “Ne yapacağım?” diye nefsine yenildiğin o anlarda hayatın labirentinden seni dosdoğru çıkışa götüren bir yaşam haritasıdır. Attığın her zorlu adımda, döktüğün her helal ter damlasında, içindeki o yangınlarda sana yol gösteren birer canlı fenerdir.
İşte dostum; o “Nasıl mümkün olur?” sorusunun asıl gizemi, bu iki anahtarı kuşanıp hayata şu muazzam şiarla bakabilmektir: “Yaşa ve tefekkür et…”
Başımıza yalnızca O’nun dilediği gelir. Biz cüzi irademizle ne kadar senaryolar yazarsak yazalım, ne kadar gelecek planları içinde zihnimizi yiyip bitirirsek bitirelim; hüküm sarsılmaz bir dengeyle sarsılmaz Sahibinindir. Bizim görevimiz o ilahi senaryoyu tek başımıza yazmaya çalışıp helak olmak değil; O’nun bizim için yazdığı kaderi yürümek ve o yolculuktaki ilahi hikmetleri sessizce okuyabilmektir.
Kendini dünyayı tek başına sırtlanmak zorunda hissettiğin o kördüğümlerden geri çek. Şartlar ne kadar zor, yollar ne kadar sıcak, gelecek ne kadar belirsiz görünürse görünsün; o ağır çuvalları sırtından indir. Kalbini geçmişin keşkelerinden, geleceğin endişelerinden temizle ve O’nun sonsuz adaletine devret.
İşte insan; her adımını bir ibadete, her nefesini bir tefekküre dönüştürdüğünde, nefsinin o isyankâr sesini susturup “Sana teslim oldum.” diyebildiğinde, daha bu dünyadayken o fena makamını tadar. Kendi küçük dünyasından sıyrılır, Allah’ın varlığında yok olur ve O’nunla sonsuzlukta kalmayı başarır. Ötesi yoktur, aslı budur.
“Yazdırana, kalemi elimize verip oynatana hamd olsun…”
Sevgi ve huzurla kalınız…


















