“Benim duygularımı her gün öldürüyorsun.” dedi kadın ve sustu.
Savunmasızlığının itirafını davranışlarıyla diğerine acımasızca yaşatıyordu.
“Bunları da gördükten sonra kalabilecek misin?”
“Beni her hâlimle kabul edecek misin?”
Sonuna kadar zorladı kadını…
İnsanın kendi duygusal sınırları ile yüzleşmesi ne acı verici bir sahne.
(Dr. Brene Brown’ın çalışmaları, savunmasızlığı bir zayıflık olarak değil; özgünlük, yenilikçilik ve sevginin temelini oluşturan en büyük insani cesaret olarak tanımlar.)
Oysa kadın onu çok sevmişti…
Sürekli içindeki kızgınlıkları, kırgınlıkları, travmaları üzerine boca eden biri karşısında her an şaşkınlık içinde kalıyordu…
Garip değil mi?
Bu mu yani “yanındayım, hiçbir yere gitmiyorum” ama sana huzur veremiyorum mesajı?
Sevilmeyi hak edip etmediğini bilmek için, onu sevmiş bir kadını kendinden bıktırmak…
İnsan her şeye alışıyordu.
Her kadın zaman zaman haksız muamele karşısında kendini güçsüz hissedebilir. Bu güçsüz bırakılmışlık kadının tüm yaşam enerjisini elinden alabilir. Kadının içinde aşka, sevgiye dair ne bir kelime ne de bir söz kalmayabilir. Davranışsal, duygusal ve fiziksel şiddet karşısında tüm güzel sözler anlamsızlaşır.
İçsel sesi kadına dedi ki:
“Güçsüz bırakılmaktan korkma; çünkü güçsüzlük sana güçlü olmayı öğreten bir öğretmendir.”
Sana o kırık, en karmaşık ve en öfkeli yanını göstererek dürüst davranmaya çalışıyor olabilir. Kötü yanları için sana muhtaç olduğunu algılatabilir. Kurtarıcı rolüne hemen girme.
İlişkiniz asla huzurlu bir ilişki değil belki ama onun en karanlık yanlarına temas ettiğin için ona âşık kalabilirsin. Ve canını en çok yakan erkek senin için unutulmaz olabilir.
Aşk birlikte gülmekten çok belki de birlikte acı çekmek olabilir. Ve dahi aşk, mutsuz olmayı göze almaya cesaret edebilmektir.
En karanlık yanlarını gördüğün biri seni kendinden belki uzaklaştırmıyor da olabilir. Senin onu gerçekten sevip sevmediğini, senin gitmeyişinde test ediyor da olabilir…
Koşulsuz kabul ve derin bağlanma ile…
Diğerini her hâliyle sevmeyi başarabilmektir belki aşk…
Duyguların incinmişken diğerini anlayamıyorsun.
Her insan bir kere daha düşünsün; onu en çok kıran, üzen birine neden bu kadar sadakatle bağlandığını… Sor kendine: Onu neden bırakamıyorsun? Seni üzme hakkını ona neden verdiğini düşün?
İnsan bu yaşamda en büyük haksızlığı onu gerçekten en çok sevene neden yapar?
Ve kadın çokça bunları düşündü durdu…
Arkasına bakmadan, yanaklarından süzülen yaşlarla ağaçlı yolda ilerledi…
Duyguları soğuktu…
Hiçbir şey hissetmiyordu.
Bırakıp gittiğinde, her şeyi denemiş olmanın sessiz huzuru içinde olmayı diledi.
Yıllardır hiç bitmeyen aynı konuşma, aynı barışma, aynı anlaşma sahnesi ve aynı sebepten ayrılıklar… Hiç mi değişmez, hiç mi dersini almaz insan?
Sessizlik içinde derindi ve kadını anlayacak hiç kimse yoktu.
O da zaten anlaşılmayı beklemiyordu artık.
Sevmekten, sevilmekten bıkar mıydı insan?
Ağlatarak, inleterek, yalvartarak elde edilen her şeyin değeri elinden uçup gidiyordu.
En sonunda adam, “Ben sevgimi göstermeyi bilmiyorum.” dedi.
Bir gün mutlaka… diye düşüne düşüne her güne uyanmaktan çaresizlik içinde kadın yoruldu.
Tıpkı çocukluğundaki gibi anlaşılmıyordu…
Kimsenin bilmediği kırgınlık, kızgınlık… Kendi kendini tamir…
Hiçbir şey yaşanmamış gibi sevgiyle, merhametle, her düştüğünde gizlice ayağa kalkması bu nedenleydi.
Sevgiye derin hasret duyan bir kalbin hüznü ile kendi yolunu yürümeye devam eden kadın-erkek sıradan insanların öyküsünü o da yaşıyordu.
Yine karlar yağdı gönül dağıma…
“Kime ne söyleyim, kime ne diyeyim?”
Türküsünü diline doladı durdu.
Anlamını çokça düşündü…
İlişkilerinde bir türlü çözemediği yalnızlığı, vefasızlığı ve zamanında gösterilmeyen sevginin onda bıraktığı izleri; aynı zamanda beklentilerini sıfırlayıp kendi yaşam yoluna devam etmesinin onda bıraktığı acı ve gurur dolu hisleri bu türkü ona anımsatıyor olabilirdi.
İnsanlara duyduğu derin sevginin ve onlar için yaptığı fedakârlığı anlayacak kimselerin olmayışı, içsel olarak ona çaresizlik yaşatıyor da olabilirdi.
Sevdiği yanında fakat ona özlem içinde bir yaşam… Biraz onu sevse, biraz onun “yüzüne gülse” ne olur sanki der gibi, kendi gölge yanının feryadını gönlünde duyar gibiydi…
Ömrü yarım bırakılmışlık hissiyle dolu insanların fani olandan ilahi olana yönelişinin izdüşümlerini görebilirsiniz her kadında…
Çocukken annesi onu dövdüğünde sığındığı masanın altında kendini sakinleştirmeye çalışan küçük bir kız çocuğu gibi bu yaşında hissetti…
Tarih tekerrür edermiş.
Kadın anladı; kendini kabul ettirmeye çalışan insanın görünen az bir enerjiye sahip olduğunu, kendini kabul ettirmek için çalışmayan birinin gizli ve yüksek bir enerjisel gücü olduğunu…
Düşündüklerini belki de doğru kelimelerle anlatamıyordu…
“Şikâyetçi oluyorsun ama düşüncelerini tam olarak anlatamıyorsun.” dedi şıp diye kadına…
















